fbpx
GenelHayat

“Tükürmeyiniz”

Osman Hamdi Bey'in Abu Dabi tablosu

“…Herhalde bu hem çok pis bir şey, hem de bir cinayettir. Nihayet sokağa tükürmek vahşi kavimlerin adeti kalmağa mahkumdur. Biz medeni isek, medeni milletlerin şiarına uyalım…”

Tarih 20 Mayıs 1929. Halk dergisinin 15. sayısında “Tükürmeyiniz” başlığı altında bir yazı yazılmış. Tabii bu yazıya ulaşamadım ama halkı eğitmek üzerine atılan adımlarla ilgili bir makalede denk geldim bu bilgiye. Son zamanlarda yere tükürülmesi üzerine düşündüğüm için literatürde var mıdır diye tararken buldum bu makaleyi. Aslında benim bu konu üzerine düşünmem garip değil, garip olan insanların bunu yapıyor olması. Ne amaçla yaptıkları belki bellidir; iğrenmeyecekseniz okumaya devam edin, sigaradan ya da hastalıktan oluşan boğazdaki balgamı atma ihtiyacı. Genelde orta yaş üstü diyebileceğimiz “dayı” diye hitap ettiğimiz bir grup tarafından eyleme dökülür bu davranış. Aynı zamanda birtakım gençler de balgam olmasa dahi “tükürme ihtiyacı(!)” içinde olabilmektedir. Bunu yaptıklarında kendiliklerini mi yüceltiyorlar yoksa içinde bulundukları, temsil ettikleri grubu mu yüceltiyorlar bilinmez. Her ne kadar bunu erkek(lik) meselesi ile ilişkilendirmek niyetinde olmayarak yazsam da bu davranışı kadınların yaptığı görülmemiştir muhtemelen. Bu kadınlığın doğru olduğu anlamına gelmemektedir sadece yüceltilen bir erkekliğin toplum içinde her davranışı yapabilmesindeki rahatlık meselesini biraz açmak istiyorum. Yücelten ise erkekler ya da kadınlar gibi net bir grup değil; bütün toplumdur. Gerek oturuş, gerek küfür ediş gibi kadına yakışmayan (!) her davranışın erkekler tarafından çok rahat bir şekilde yapılmasını sizlerin de düşünmesini istiyorum. Şunu belirtirsem belki daha rahat okursunuz, burada herhangi bir gruba karşı nefret söylemi içinde değilim ki bu davranışların kadınlar tarafından yapıldığı örneklere sahip olabiliriz. Sadece atfedilen grup, yani bunu rahatça yapabilmesine izin verilen grup olan erkeklik üzerine düşünelim. Bir şeyin sonuna “-lik” eklediğimizde artık o mesele toplumun şekillendirdiği bir mesele hâline dönüştüğü için bu şekilde belirtmekte fayda görmekteyim.

Halk dergisinde yayımlanan bir görsel. Bir asır öncesinden günümüze bakış. :’)

Tükürmek üzerine yola çıktık fakat bu sadece bununla sınırlı bir mesele değil. Düşünün yaklaşık bir asır öncesine kadar da halkta bu meseleler görülmüş ve konuşuluyordu. Şu an günümüzde hâlâ bu meseleler konuşulmakta; hâlâ bu meselelerden mağdur olmaktayız. İster kadın olun ister erkek ya da cinsiyetinizi nasıl nitelediğiniz size kalmış, aslında bizim farkında olmamız gereken şey neden bazı davranışların asla değişmediği ve rahatsız edici olsa da bunların devam edebildiğidir. Bu tip davranışlar bir cinsiyete yüklenemez asla, üstte de bunu belirtmeye çalıştım “-lik” derken. Cinsiyetin toplum içindeki konumuna yüklenebilir. Halkın bu meseleleri normalleştirmesi ya da olabilir kılması, görmezden gelmesi bir asır öncesinin ve şu anın meselesidir.

Halkın eğitilmesi üzerine düşünürken aklıma direkt distopyalar ve ütopyalar geliyor. Örneğin devletin doğru kabul ettiği şey aslında çok yanlış bir şey olup öğretilebilir, yani halkın eğitilmesi gasp edilebilir. Herkesin muhtemelen okuduğu ya da bu yazıdan sonra merak edip okuyacağı (:d) 1984 romanında geçen meseleleri hatırlayın. Orada da bir “doğru” vardı. Şimdi bu açıdan ele aldığımda evet tükürük meselesi, yayılarak oturma meselesi rahatsız edici ama bu “yasaklamalar” başka şeyler için de gelirse? Yine hatırlayın Fahrenheit 451 romanında “doğru” olan kitapların okunmamasıydı/yakılmasıydı. Otomatik Portakal gibi daha birçok distopya ile belki bu örnekler şekillenebilir. Asıl meseleye dönecek olursak belli bir öğreti ne kadar etkili olabilir ve öğreti olduğunda halkın bunu uygulaması ne kadar etkin olabilir? Aslında bir noktada yasak kavramı daha işleyebilir bir şey gibi duruyor. Yasaktan yola çıkarak ceza kavramına da geçilebilir. Örneğin yayılarak oturan birine iki gün toplu taşımaya binme cezası gelse, kulağa hoş gelmekle birlikte bunun çok fazla suistimal edilebilir bir şey olacağı, takibinin ve yargının zor olacağı da zihinlerde canlanır. İki bacak arasında kaç santim olunca yayılarak oturmuş kabul ediliyor ya da müziğin sesi kulaklığından ne kadar gelirse bu bir cezaya çarptırılabilir bir şey olur? Yazarken bile saçma olarak bulduğum bu şeyler muhtemelen size de okurken saçma gelecektir ama asıl meselede hemfikir olacağız bu noktadan sonra: Ceza ile de olacak bir şey değil. Gerçi bu örnek verdiğim cezalarla güzel bir, dikkatinizi çekeceğim, ütopya yazılabilir. Keyifle okurum ama günümüz dünyasına uygulanılabilir bir şey olabileceği çook tartışılır. Muhtemelen 1929 yılında “Tükürmeyiniz” yazısını yazarken ya da bu dergide birtakım “adabımuaşeret” dediğimiz kurallar halka aktarılırken bunun tek yolunun bu şekilde olabileceği düşünülmüştür. Üstelik radyodan da halkı eğitme noktasında birtakım yayınlar yapılabilmesi de konuşulmuştur; fakat şöyle bir gerçek görmekteyim, insanlar bazen yanlış olduğunu bildiği hâlde bunu yapmaya devam etmektedir. Belki bunu yapacak bir konumda görmekteler kendilerini, bilinmez. Eğer çevremde yere tüküren bir insan olsaydı muhtemelen sorabilirdim bu soruyu.

Bu meseleleri düşünürken ya da konuşurken şu da akıllara geliyor; “Sanki her şey yolunda da bir bu kaldı!”. Bazen bu tip şeylerin yoluna girmesiyle bir sorunun kalmayacağını düşünüyorum. Bu düşüncede ısrarcıyım.

Toplum içinde küfür ederek konuşmak, yere tükürmek, yayılarak oturmak, otobüste sıraya girmeden araya kaynama yapmak, hak yemenin ticaret olduğunu öne sürmek, çıkarlar için yalan söylemeyi haklı göstermek, müzik sesinin yanındaki kişiyi rahatsız etmesini takmamak gibi birçok şey halkın üzerine düşünmesi, endişe duyması gereken şeyler. Israrla halk dememin nedeni Atatürk’ün başlatmış olduğu bir ilkeden kaynaklı: Halkçılık. Halkın eğitilmesiyle biz aslında bir şeyleri başarıyor olacağız. Bunun bir anda olmayacağını Atatürk de ifade etmiştir. Bu yüzden şu an, yarın ve daha sonraki zamanımızı bildiklerimizi aktararak, anlatarak, düşündürerek ve bunları yaparken kendi içimizde de düşünerek yapmalıyız ki bir yerlere gelebilelim. Türk olmak taşıdığımız bir kimliktir. Bu kimliği sadece bireysel şekilde besleyerek bir yerlere getiremeyiz. Aksine bu kimliğe sahip olan halkı bilinçlendirmek, Türk kimliğini yüceltmenin bir yolu olacaktır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi:

Evvela kafaları ve vicdanları, köhne, geri, uyuşturucu fikir ve inançlardan temizleyeceksin; işlerinin ehli, idealist ve enerjik insanlardan mürekkep, muntazam, her parçası yerli yerinde, modern bir devlet makinesi kuracaksın, sonra bu makine halkın başında ve halkla beraber durmadan çalışacak, maddi ve manevi her türlü istidat ve kaynaklarımızı faaliyete geçirecek, işletecek, böylece memleket ileriye, refaha doğru yol alacak. Başka çaremiz yoktur, ileri milletler seviyesine erişmek işini bir yılda, beş yılda hatta bir nesilde tamamlamak da imkansızdır. Biz şimdi o yol üzerindeyiz. Kafileyi hedefe doğru yürütmek için beşer takatinin üstünde bir gayret sarf ediyoruz. Başka ne yapabiliriz ki?

Yararlandığım kaynak için tıklayınız. :)
Yazının başındaki görsel Osman Hamdi Bey’in Abu Dabi isimli tablosudur.

Yazar hakkında

Araştıran, öğrenen ve aktarmayı seven; bilginin paylaşılması gerektiğine inanan biri. İletişim için: nidanuryagiz@gmail.com
Benzer yazılar
GenelPolitika

Cem Uzan: Kurtarıcı mı, Palyaço mu?

GenelTarih

Atatürk: Türklerin Babası

GenelTarih

Bir Büyük Mülkiyeli: Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey

GenelHayat

İstanbul 3 Günde Nasıl Gezilir?

Abone ol ve son haberleri kaçırma

Bir yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir