“The Giver” – Bir Distopya İncelemesi

Renklerin, acının ve geçmişin bilinmediği bir toplum… Beklenmedik hiçbir şeyin gerçekleşmediği, her şeyin olağan şekilde süregeldiği bir toplum… Güneşin ve ayın artık görülmediği, duyguların ve suçun var olmadığı bir toplum… The Giver ve incelemesi ile karşınızdayım.

The Giver

Kısaca The Giver

The Giver ” 1993 yılında Lois Lowry tarafından yazılmış, çocuk ve gençlere yönelik distopik romandır. Toplamda 7 ödül sahibidir. 2014 yılında beyaz perdeye uyarlanmış olsa da kitap ile filmin uyuşmayan birçok noktasının bulunduğunu belirtmekte fayda var. “The Giver”; 1984 ve Tam Otomatik Portakal gibi eserlerden sonra yazılmış olmasına rağmen onlar kadar -en azından yetişkin romanı olarak- popüler olamamıştır. Ancak kendisinin okunmaya değer bir distopya romanı olmasının sebebi bu yazıya konuk olmasının sebebi ile aynı. Okuyucuya başlangıçta bir ütopya havası veren kitap; duygusal derinliğin, kitapların ve renklerin insan hayatından çıkartılmış olduğunun anlaşıldığı bölümden itibaren işlerin göründüğünden farklı olduğunu gösteriyor. Konu alınan toplulukta var olmayan özellikler ve değerler de romanı ilginç kılan ögelerden. Anı, duygu, cinsel yönelim, iklim, suç, ölüm, özgür irade ve daha nice kavramın yokluğu insanı okurken günümüz dünyası hakkında da düşünmeye itiyor.

Özet

12 yaşına girecek olan Jonas, topluluğundaki herhangi bir gençten farksızdır. Arkadaşları ile oyunlar oynar, okuluna gider, gönüllülük esasına dayalı olarak da atanacağı mesleğin belirlenmesi için hemen her dalda hizmet verir.* Jonas’ın doğmuş olduğu toplumda herkesin uyması gereken belirli kurallar vardır fakat kimsenin herhangi bir kuralı ihlal ettiği görülmemiştir. Yaşlılar, belli bir sınıra ulaştıklarında ve yeni doğanlar belirli kriterleri sağlayamadıklarında salıverilir. Salıverilen kişilerin başkadiyar‘a gittiği söylenir. Toplumda uygun görülen çiftlere aralarında 4 yaş olmak kaydı ile 2 çocuk verilebilir, bunun dışındaki herhangi bir koşul altında çiftlere çocuk verilemez. Toplumda doğumları yalnızca “doğurganlık” mesleğine atanmış kişiler yapar. Toplumda fevri ve güçlü kelimeler -bu kelimelerin duygu uyandırabilme olasılığına karşı- yasaklanmıştır. Her evin içerisinde bir iletişim cihazı vardır, bu cihaz topluluğun yönetim merkezine bağlıdır ve daima açıktır. Toplumda herhangi bir hastalık, açlık veya kıtlık yoktur. Bu kavramların ne olduğu bilinmez bile. İşte bu koşullar altında doğmuş olan Jonas atanma seramonisi sırasında “Receiver of the Memory” görevine getirilir. Toplumda yalnız bir Receiver vardır ve kendisi Giver‘ın halefidir. Giver‘ın görevi; toplumda artık var olmayan özelliklerin anılarını tutmak ve sonraki nesilden seçilen bir kişiye iletmektir. Jonas, ihtiyardan anıları devralmaya başladığında kendi toplumunda bir şeylerin değişmesi gerektiğini, toplumdan çıkartılmış bazı değerlerin geri getirilmesi gerektiğini fark eder. Mutluluğu ve hüznü tadar, savaşı da huzuru da görür. Bazı kavramların ortadan kalkmış olmasına sevinse de sevgi veya güneş ışığı gibi güzelliklerin toplumun geri kalanı tarafından neden bilinmemesi gerektiğini kavrayamaz. İşte bu noktadan itibaren Jonas, içsel bir yolculuğa çıkar ve nihayetinde kimsenin altından kalkamayacağı bir maceraya atılır.

*Toplumdaki her bireyin mesleği “Yaşlılar Konseyi” tarafından belirlenir.

Sembolizm

Kitapta başta Hristiyan dini ve Eski Ahit olmak üzere çok çeşitli yerlerden semboller görmek mümkün. Biz en önemlilerini aktarmaya çalışacağız. Değerlendirmemize baş karakter Jonas’ın ismi hatta hikayesi ile başlayabiliriz. Jonas ismi İncil’deki Jonah yani Yunus isminden esinlenilmiştir. İncil’de Yunus peygamber, çektiği acıların ardından serbest bırakılmış ve bir manada yeniden doğmuştur. Baş karakterimiz Jonas’ın da kitabın ortalarında toplumun geri kalanının iyiliği için bir fedakarlıkta bulunduğunu ve son bölümünde de toplumundan kopuşu ile birlikte bir nevi yeniden doğuşunu görebiliyoruz. Gabriel ismi de yine İncil’de iyi bir haberin müjdecisidir. Romanımızda da Gabriel ile dertleşen Jonas’ın ona anılarını aktarmaya başlayışı, bir şeyleri değiştirmek istediğini anlatışı bu anlamda bağdaşlaştırılabilir. Son olarak ele alabileceğimiz sembol ise “elma” . Jonas’ın atanmasının öncesinde bir elmada gördüğü değişiklik birçok otorite tarafından Adem ve Havva’nın hikayesi ile ilişkilendirilmiştir. Elmada bir değişiklik gördüğünü düşünen -ve aslında görmüş olan- Jonas’ın zihninde soru işaretleri oluşmaya başlar. Bu, onun; toplumunun aksine renkleri ayırt edebildiğinin habercisidir ve bütün olayların başlamasına sebep olmuştur. Elmanın da Adem ve Havva hikayesinde yeni bir başlangıca sebep olduğunu düşünürsek sembolün ne kadar manidar olduğunu daha iyi kavrayabiliriz.

The Giver

Düşüncelerim ve Kapanış

Romanımız hemen her açıdan tartışmaya açıktır. İlk tartışma konumuz kitabın başındaki uçak olsun. Ben orta bölümlerde anlatılanlara bakarak bu uçağın Jonas’ın toplumuna ait olmadığını düşünüyorum, bu da demek oluyor ki dünyada hala başka topluluklar mevcut. Öyleyse şu soruları sormalıyız: diğer toplumlarda hayat nasıl, onlar da tamamen renklerden ve duygulardan arındırılmışlar mı, toplumlar arası herhangi bir ilişki var mı ve bir uçağa neden ihtiyaç var? Bu sorular okur tarafından sorulabildiğine göre aynı zamanda cevaplanabilir olmalıydı ancak maalesef herhangi bir yorum yapmak çok güç. Bu sebeple bazı şeyler havada kalıyor.

Bir başka tartışma konusu ise sık sık değinilen “seçme hakkı olan insanlar daima yanlış şıkkı seçerler” cümlesi. Günümüz dünyasına bakıldığında insanların birçok konuda yanlış kararlar aldığı gözlemlenebilir. Fakat bu, insanlar hiçbir zaman doğru kararlar alamaz anlamına gelmemelidir. Toplumun bütün konulardaki seçme/düşünme haklarının elinden alınması çok sert ve bence bir bakıma da tembelce bir çözümdür. Bu konudaki dikkate değer bir nokta ise; renkleri, ailevi ve kültürel değerleri bir kenara atan, toplumda işe yarar vasıfları olmayanları öldüren Konsey’in de en başında yanlış bir karar almış olabileceğinin imasıdır.

Romanımızın sonu da beklendiği gibi tartışmaya açık ve net değil. Benim düşünceme göre Jonas ve Gabriel, hayatlarının son saniyelerinde sevdikleri bir hatıranın gerçeğe dönüştüğünü zannetmekte ve bununla mutlu olmakta. Fakat uzaklardan duydukları müzik sesi gerçek de olabilir. Bu müzik; geride bıraktıkları topraklardan geliyor ise Jonas amacına ulaşmış ve hatıraları, toplumuna geri kazandırmış demektir. Aksi takdirde ise başka bir toplumun varlığından söz edilebilir. Bunlardan hareketle yazarın tastamam bir bitiş yapmadığını ancak yönlendirmelerde bulunduğunu söyleyebiliriz.

Son olarak, The Giver her ne kadar çocuk ve genç romanı olarak yazılmış olsa da sembolizmi ve insana düşündürdükleri bakımından bir yetişkin romanı gibi incelenmeyi hak ediyor diyebiliriz. Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere….

Diğer yazılarım için: https://birparcatuhaftik.com/author/kaan_turkiye_/


Kaan ÇELİK
Kaan ÇELİK, ODTÜ Makine Mühendisliği öğrencisi aynı zamanda METU MECH ve ODTÜ ADT üyesi. Özellikle tarih ve siyaset hakkında okumayı, araştırma yapmayı hobi edinmiş bir genç.