arama

Tek Bir Gerçeklik Mümkün Müdür?

  • paylaş
  • paylaş
  • Nida Nur Yağız

Dünya bizler için bir gerçeklik yaratır ve biz onun içine doğarız. Doğduğumuz bu gerçeklik irade dediğimiz istemli davranışlarımızın kimi zaman önüne geçebilir. Bu gerçeklik düşüncelerimizden önce gelebilir. Böyle bir gerçekliği göz ardı etmek ya da göz ardı edilmesinin iddiası ne kadar mümkünse gerçeklik de o kadar mümkündür. Hâl böyle olunca tek bir gerçeklik mümkün müdür? Mümkünse ne kadar mümkündür? Gelin bunun tartışmasını etraflıca yapalım.

Gerçeklik = Dünya(mız)

İlk olarak dünyanın yarattığı gerçeklik üzerine konuşalım. Bu çok genel, tüm dünyaya yayılan bir anlam verse de aslında içine doğduğumuz toplum bizim dünyamızdır. Evvela dil olmalıdır ama bunu daha sonraki paragraflarda ele alalım. Dünyamız yani toplumumuz bize bazı gerçeklik biçimleri sunar. Ebeveynlerimizin bize nasıl davranacağından bizim onlara nasıl davranmamız gerektiğini, su içerken ayakta mı oturarak mı içmemiz gerektiğini, karşıdan karşıya nasıl geçeceğimizi vb. davranışlarımıza müdahale eder. Dünyamızla doğarız, dünyamızla hareket ederiz, dünyamızla düşünürüz. Böyle bir gerçeklik yok sayılmaya mahkum olabilir mi? İnsanın kendini eğitmesi hatta çok eğitmesi gerekir ki bu dünyanın bir nebze de olsa önüne geçebilsin ya da geçtiğini düşünsün. Bir yanılgı da olsa bunu hissetmeye ihtiyacı olabilir insanın, çünkü gerçekliğimiz bazen hoş olmayabilir. Böyle düşünmek, hissetmek farkında olan bir insana fazla gelebilir, fakat bu da farklı bir gerçekliktir. Yani böyle bir dünyanın içine doğmak kaçınılmaz bir sondur.

Bir önceki paragraftan çıkaracağımız üzere, insanların gerçeklikten dolayı davranışları etkilenebilir. Bu gerçekliğe önyargı ya da kalıpyargı diyebilmek keşke mümkün olsaydı. Evet, bu iki kavram da gerçeklikten koparak gelişir ama gerçeklik eşittir bu iki kavram değildir. Yine akıllara sosyal psikolojideki “tutum” kavramı gelebilir. Evet, tutum da gerçeklikten kopar ama yine eşit değildir. Tutum bir tık daha yakın olabilir, çünkü kişinin birebir deneyimlemeden de o konu hakkında duyarak edinebileceği bilişsel bir süreci kapsar. Bu da farklı bir yazının konusu. 🙂 Gerçeklik ise kişi doğduğu gibi onu içine çeker. Kişiyi gerçeklikle yoğurur, geliştirir. Coğrafya kaderdir, sözü gerçekliğe oldukça yakındır.

İnsanın kendi gerçekliğini yok sayması, yok sayarken bile bu gerçeklik içinde yapmış olduğu bir eylem olduğu için mantıken yanlışlanan bir eylem olacaktır.

Gerçeklik = Dünya(mız) = Dil

Dilin bu yazıdaki rolü nedir diye düşünebilirsiniz. Aslında dilin rolü her şeyde vardır. Doğduğumuzda bizi saran şey gerçekliktir, gerçeklik dünyamızdır; dil ise hepsidir. En dıştaki küme gibi düşünülebilir. Aslında çok da eşit şeyler değildir bu üçü. Yani bizim konuştuğumuz, konuşmasak bile davranışlara döktüğümüz, davranışlara dökülmese bile düşündüğümüz; tüm bu eylemler dilde saklıdır, dille peyda olabilirler. Dil sadece konuşma organı gibi düşünülmesin. Dil her şeydir. Dil mobilyadır, dil mimaridir, dil giyim/kuşamdır, dil okuldur, dil ebeveyndir. Yani oldukça kapsayıcıdır. İçimizde olan ve içinden çıkamadığımız bir şeydir.

Dilin Keşfi

Sosyolojik anlamda dilin rolü ve önemi 2. Dünya Savaşı’na dayanmaktadır. Bu savaşta insanları manipüle etmenin bir aracı olarak dil kullanılmıştır. İnsanın sosyal ortamlardaki davranışlarını inceleyen psikolojinin alt dalı olan sosyal psikoloji de bu tarihlerden itibaren gelişmeye başlamıştır. Toparlamak gerekirse, gerçeklik dediğimiz şey, dil ile inşa olabileceği için dilin önemi oldukça büyüktür. Dil tek başına çok şeydir ama biz dilin pratikte etkilerini inceleyebiliriz. Tabii böyle olunca yani pratikle ortaya çıkınca, dil bir kutu gibi düşünülmüş ve kutunun içinden seçip kullanacağımız malzemeler olduğu tasvir edilmiştir. Dilin düşünülüp pratiğe dökülen bir şey olduğu iddia edilmiştir. Geleneksel görüş dilin kutu olduğunu ifade ediyor olsa da dile farklı bakış açıları geliştiren görüşler de vardır. Gelin birlikte gerçeklik ile dili nasıl ele alınabileceğini Saussure’dan dinleyelim.

Saussure ve Dil

saussure ile ilgili görsel sonucu

Saussurecu dilbilimde kilit kavram “gösterge”dir. Gösterge kavramı bir işaret, insanlarla konuşabildiklerimiz, tarif etmeye çalıştıklarımız olabilir. Örneğin “zeka”, “köpek”, “evlilik”, “çay kaşığı” birer göstergedir. Göstergeler iki kısımdan oluşmaktadır: İlk kısım dayandırılan şeydir; ikinci kısım ona dayandırılmakta kullanılan konuşulan ses, kelimedir.

Şimdi “gösterge”yi iki kısıma ayırdık. Saussure bu iki kısma özel bir isim de verecektir. Konuşulan sese “gösteren”, dayandırılan şeye ise “gösterilen” diyecektir. Üstte verdiğimiz örnekler üzerinden gidelim. Zeka ve evlilik göstergeleri, köpek ve çay kaşığından farklıdır. Zeka ve evliliğin somut bir şeye sahip olduğunu düşünmeyiz. Yine de bu kelimelerin hepsi bir gösterge olarak nitelendirilir. Her birinde gösterilen bir kavramdır, aslında hiçbiri somut bir nesne değildir.

Gösteren (Konuşulan ses) —–>Arbiter (Keyfi bağ)<——- Gösterilen (Kavram)

Saussure’a göre gösteren ile gösterilen arasındaki bağ keyfidir. Dilin yardımıyla dünyamızı keyfi kategorilere ayırırız. Peki kategoriler nasıl ayrılabilir?

Kategorilere ayırmak, şeyleri bölmek, aslında bir kavramı değiliyle açıklamakla mümkün olmaktadır. Köpek kavramını ifade ederken köpek olmayanları ifade etmemiz gerekecektir. Gerçeklik Saussure’a göre böyle inşa olmaktadır.

Bir göstergenin anlamı o göstergenin aslında olanda ikamet etmez, diğer göstergelerle olan ilişkisinde ikamet eder. Saussure’cu yapısalcılığa göre dil, önceden var olan bir sosyal gerçekliği yansıtmaz, aksine o bizim için gerçekliği kurar ve ona bir çerçeve getirir.

Saussure ve Sonrası

Saussure’cu yapısalcılık bize dilin bir çerçeve getirdiğini söylemiş olsa da bu çerçevenin zamansal sınırını çizmemiştir. Aynı zamanda kelimelerin anlamlarının bağlamdan bağlama değişebileceği ile ilgili bir şey söylememiştir. Bunu söyleyen ise bir sonraki kuşak olan postyapısalcılık olacaktır. Yine Saussure’un görüşlerini savunacaklardır ama anlamın hiçbir zaman sabit olmadığı yani göstergeler sisteminin bir çatışma alanı olduğunu söyleyeceklerdir. Örneğin kadın olmak, bundan elli sene önce farklı bir anlama geliyorken şu an farklı bir anlama gelmektedir. Aynı zamanda siyahi olmak, çocuk olmak, erkek olmak, LGBTİ bireyi olmak… Aklımıza gelebilecek her şey zaman içinde anlamlarını değiştirmiştir, fakat yine de elli sene önceki anlam şu anda da kabul görebilir. Aslında net bir zamandan bahsetmek de mümkün olmayacaktır.

Bunca kavramı ele almamızın sebebi ise şuydu: Mantıksal bir çerçeve oluşturmak bizim gibi geleneksel toplum insanlarında oldukça zordur. Başta kendimize bunu öğretmeye sonra da bunu otomatik tepki olarak vermeye çalışırız. Bir olay gördüğümüzde aklımızdan ilk geçen nefret tepkisiyken kimi zaman bunu durdururuz. “Öyle şeyler düşünmek” ise bizim suçumuz değildir. Bir suçlu varsa gerçekliktir, fakat yine bu gerçeklik bilincinde olup öylece devam etmek de bir suç olacaktır. İnsanın kendisine demesi gereken şey, böyle bir gerçeklik içine doğduysam ve bazı doğrularım aslında kötü sonuçlara sebep oluyorsa neden bu şekilde devam edeyim? Bir insanın değişmesini beklemek çok büyük bir yanılgıdır. Herkes bir şekilde tecrübe etmiştir bunu. Adeta değişim bazen imkansızdır ama insan isterse ve bunu birine iyi görünmek için, kabul almak için yapmazsa, içtenlikle yaparsa elbette değişebilir. İlk adım kendini fark etmek ve sonrasında değişmeye karar vermektir.

Kaynakça

BURR, V. (2012). Sosyal İnşacılık (Çev. Sibel Arkonaç), Nobel Akademik Yayıncılık: Ankara.


  • Flört Şiddeti: Nedir, Nasıl Ortaya Çıkar, Nelerle İlişkilidir?
    2 ay önce

    […] araştırma yazıları yazıp yine toplumsal cinsiyet rolleri gereği davrananlar da vardır. Bu çok normal. İçine doğduğumuz yeri öylece içimizden atamayız. İçimize işlemiştir. Sevmek, sevilmek, ilişkiler… Birinden nasıl hoşlanacağımız biz doğmadan […]

    1
    yorum beğen
  • Piaget VS Vygotsky'e Göre Çocuk Nasıldır, Hangi Süreçlerin Ürünüdür?
    3 ay önce

    […] gelişimi üzerine ilk paragraflardan daha fazla şey okumak isterseniz bu yazıya da […]

    1
    yorum beğen
  • Kadın Hakları Günü, Seçme ve Seçilme Hakkı – Bir Parça Tuhaftık
    4 ay önce

    […] olmak saatlerce tartışılırken erkek olmak da gizil olarak tartışılmaktadır bu süreçte. Bir şeyi tanımlarken zıttıyla ifade etmekten kaçınamayacağımızdan söz eder Saussure. Bu da tam olarak böyle bir mesele. Kadın ve erkek zıt şeyler midir bu da ayrı bir tartışma […]

    1
    yorum beğen