ölümsüz şair nazım hikmet

Nazım Hikmet Ran: Ölümsüz Şairin Ölüm Yıldönümü

Nazım Hikmet… Türk Edebiyatının ölümsüz şairi. Sırtını yasladığı ve yaslandığı yere yıllarını bıraktığı hapishane duvarlarından, bir hastane odasında Münevver’e aşık oluşuna kadar geçen süre, tekrar hapis hayatı… Dört duvar arasında yaşanmış nadide bir ömür ve uğrunda onca şeyi göze aldığı halde memleketinin topraklarında bir mezarı bile olmayışı. Sağlığında ayak basmasına bir türlü izin vermedikleri vatan toprağını, öldüğünde bile çok görmeleri… Kısacası, haksızlık için onlarca dize yazmışken; kendi hakkını arayamadan yitip gitmesi. 3 Haziran 2021, “ölümsüz şair Nazım Hikmet”in ölüm yıldönümü.

Ne güzel şey hatırlamak seni…”

Nazım Hikmet Ölümsüz Şair

Aşkıyla, sevgisiyle, çektiği hasretle; verdiği mücadeleyle ve ilk kez bir pazar sabahı, yeniden gördüğü güneşe karşı ‘Kerem gibi…’ yaşadığı bir hayat var karşımızda. Yaşar Kemal‘in ölümsüz eseri İnce Memed‘i Rusçaya çevirirken; Peyami Safa‘nın şahsına adadığı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu da var mesela. Onun hürriyeti için açlık grevi yapan Garip akımı öncüleri, Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Orhan Seyfi Orhon var. Sovyetler Birliği’nde adı verilen bir yük gemisi var. Hakkında çıkan birçok arama emri, birçok haber de var bunların hemen yanında. Yasaklı kitapları ve itibarını zedeleyen Vatan Haini ithamı… Ayrılık, keder ve bir haftada yaza yaza tükettiği kurşun kalemi… Fakat ne olursa olsun vazgeçmeyişi var davasından, hatırımızda kalan.

Akın var, güneşe akın! Güneşi zapt edeceğiz, güneşin zaptı yakın!”

Zaman bizden her şeyimizi aldığında, yaşamak adına verdiğimiz çaba ne kadar büyükse öyle anılacağız. Yaşamak ve yaşatmak adına. Ölümünden onlarca yıl sonra adına sahnelenmiş Nazım Oratoryosu, bu durumun en büyük kanıtıdır. Peki, nedir Nazım Hikmet’i zamanının diğer şairlerinden ayıran? Edebi açıdan baktığımız zaman makineleşme ve sanayi devriminin getirdiği yenilikleri, çıkardıkları motor seslerine kadar işitiriz dizelerinde. Bunun dışında, benimsediği sanat anlayışı dışında asıl ayrıldığı kısım, dile getirdikleridir. Aşk, acı ve hasret mürekkebidir kalemin. Fakat, kavgadan doğan bir hasret olduğu için değerlidir aslında. Ayrılığı, hiç bilmediği bir evde yaşayan ailesini anlattığı şiirleridir. Hiç görmediği bir mahalleyi… Fikirleri uğrunda çektiği cezanın dizelerine olan yansımasıdır, okuyucularının onda hissettiği.

Zamana bırakmak değildir mühim olan, zamanla bırakmamaktır…”

Nazım Hikmet Ölümsüz Şair

Işığıyla geceyi aydınlatan bir dolunayın, sessiz geçen bir Paris akşamına nasıl teğet geçtiğinden tutun da bir Ceviz ağacına tırmanıp fark edilmemenin heyecanını bile yüklenir dizeleri. Hiroşima’dan, ölen çocuklardan, Amerika mandasından söz eder. Siyasetten bir türlü ayıramaz kendisini ve bunun ardında tek bir fikir yatar: “Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak; nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?” Nazım Hikmet için ne hapis yatmanın bir önemi var bunun uğrunda ne de görememenin sevdiklerini… Vatanının istikbali için doğru bildiğinden hiç şaşmaz kendisi.

Işıltılı, kara bir yelken gibi ince direğinde geminin. Geçmekteyiz içinden, bir sayısız bir uçsuz bucaksız yıldızlar aleminin…”

Memleket denildiğinde akan sular durur, kuşlar uçmayı bırakırdı mavi gökyüzünde, ona göre. Yaşamın bütün çirkinlikleri ve güzellikleri bir kenarda dursun, memleket başka bir kenardaydı. Memleketinden kilometrelerce yol uzaktayken hatta canından çok sevdiği memleketinde Vatan Haini ilan edilmişken bile öyleydi. Şimdilerde bile bu fikrin arkasında olan onlarca insan kalmıştır geriye. ‘Zamanında kitabı yasaklanan adam nasıl sanatçı olsun ki…‘ zihniyetinde, sanatı ve sanatçıyı bir değerlendiremeden eleştiren bir kesim. Sevmek değil önemli olan, edebiyatta zevkler ve renklerin tartışılamayacağı bellidir özellikle. Fakat zamanın şartlarına göre değerlendirmekten yoksunsak tası tarağı toplayıp gitmeliyiz, anlam veremediğimiz dizeleri terk edip.

Memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak?”

Nazım Hikmet Ölümsüz Şair

Hasret ve hürriyet sevdası arasında sıkışmış bir ruhun, mürekkepten ya da mevcut durumunun sonucu olarak kurşun bir kalemden kağıda çiseleyen damlalarına tanık oluruz. Bir tarafta, kadınlara değil aşka olan sevdasından yanıp tutuşmuşluğu sarar benliğimizi, diğer taraftan hür gezememesi İstanbul sokaklarında. Ensesinde hep bir soğuk silah namlusu ya da bileklerine zimmetlenmiş gibi gördüğümüz kelepçelerle var oluşu… Verdiği mücadele ile ölümünün 58. yıl dönümünde bile saygıyla anılacak oluşunun gerçekliği hüküm sürerken hem de. Yani, ne olursa olsun; kim olursa olsun ya da ne için savaşmış olursa olsun, yaşadığı zamanda tanık olduğu her şeyi mısralarına taşımız bir şair var önümüzde. Atom bombasını, Hiroşima’yı, Atatürk’ü, savaşları ve barışları; içinde birikip duran aşk ile, hasret ile yazdığı şiirleri oturuyor, karşımızda duran iskemlede.

Hayallerimiz yüzlerindedir sevdiğimiz kadınların…”

İskemle demişken, sandalyeden bile bahsettiği olmuş şiirlerinde. Makineleşmek istediğini söyleyecek kadar tutkun bir hale gelmiş traktörlere. “Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni…” diyerek eklemiş, toprağı süren traktörlerin onun toprak altında yatan bedeninin üstünden geçip gitmesini istediğini. Yani, öyle sözde bir sanat akımının peşinde sürüklenmemiş. Kendisiyle birlikte, bir toplumu ve toplumu oluşturan bütün unsurları saklamış içinde. Sonra birer birer dökmüş kalemine. Şimdi Nazım Hikmet dediğimiz zaman, köyü de görürüz şiirlerinde; Avrupa’yı da. Afrika’ya da seslenir, Kore’ye de… Kadının çilesine de değinir, çiftçisinin toprağına da; şehidine de değer kalemi, aşığına da.

İçimde ikinci bir insan gibidir, seni sevmek saadeti…”

Nazım Hikmet Ölümsüz Şair

Kalemler tükenir bir gün, mürekkepler biter hatta yazacak tek sayfa bulamayız. Hiçbir imkanımız yokken bile düşünmekten vazgeçemeyiz. Fikirlerimiz, dimağ aşan en önemli varlıklarımızdır. Neyin ne olduğunu, sebepleri ve sonuçları ancak fikirlerimiz sayesinde görür, kendimizi bile onlar sayesinde tanırız. Nazım Hikmet, bir düşünce sisteminin sonucudur. Meseleye yaşadığı zaman açısından baktığımızda, varlığının kalıcılığını sağlayan en büyük etken zamanının Türkiye’sidir. İkinci Dünya Savaşı, yoksulluk, Türkiye siyasetinin henüz yerine oturmamış taşları derken, insanları hapsettikleri zaman fikirlere de kepenk indirebileceğini düşünen bir sistemin en büyük haykırışıdır kendisi. Kişiler ölür fakat fikirler baki kalacaktır, geçmişten bugüne tanık olduğumuz en değerli fark ediştir bu.

Kadınlarımızın yüzü, acılarımızın kitabıdır.”

Mehtapta kızaran güneş, Nazım Hikmet’in dizelerinde yeniden doğar. Mehtapta batan ay, geceleri dolunay olarak yükselir siyah kadife bir kumaş üstünde. Dünyanın, yaşamın ve ölümün bir değeri yoktur gözünde, yaşamayı çok sevdiği halde. Bir gün, varlığının yalnızca topraktaki bitkilere kadar yükselebileceğinin ve daha fazlasının olmayacağının başından beri farkındadır. Benliğinin özgür ya da hür oluşu, hasret çekmesi ya da acıyla kıvranması da mühim değildir. Yaşamın her zerresine, bütün kıymetini anlayarak hakimdir. Çünkü, tadını çıkaracak kadar vakti olmamasına rağmen dolu dizgin yaşayabilmiştir.

Mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, bu koskocaman dünyamız.”

Nazım Hikmet Ölümsüz Şair
Nazım Hikmet-Ölümsüz Şair

Eskimiş ve sararmış bir kağıdın uçak olup uçurulması ya da gökkuşağının her rengine bir anlam yükler gibi, hatıralar tepsisindeki altın kuyruklu bir yalanın duvarlara çarparak yankı yaptığını duyarız. Yalanlar söylemiş olduğunu, bazen kurtulmak için bazense öylece yalanlar söylediğini de dile getirdiği olmuş kendisinin. Bazı durumlar, biz farkında olalım ya da olmayalım bir yalana ev sahipliği yaparlar. Sessiz bir komşu gibi dinlerler ağzımızdan dökülenleri, doğrusunu bilseler de ses çıkarmazlar. Bazen öyle durumlarda kalırız ki bizler bile inanırız söylediğimiz yalanlara. Fakat sevginin yalanı ihanettir, karşımızdakinden önce kendimize ettiğimiz. Yine de ölüm, düşüncesiyle bile seferber eder bizleri. O yüzden, sadece ölüm affettirir içe sinen bir yalanın ihanetini. En azından, eski zamanda öyleymiş.

“En fazla bir yıl sürer yirminci asırlarda ölüm acısı…”

Türkiye, varlığının başından itibaren birçok yazarın, şairin, sanatçının ya da gazetecinin yetiştiği toprak olduğu gibi üstüne örtülen toprağı da olmuştur. Hatta Nazım Hikmet gibi isminizin yanına bir de Vatan Haini kulpu ekleniyorsa, sadece söylemde üstüne örtülebilmiştir. Mezarı bile, kendi memleketinde değil ya; ne saygıdan söz edebiliriz artık ne sanattan… Adı ile, şanı ile, geçmişi ve geleceği ile tüm cihanda kendinden her halükarda söz ettiren bir toplum, ne yazık ki mesele sanat ve fikir özgürlüğü olduğunda ya susuyor ya da susturmaya çalışıyor çevresindekileri.

Nazım Hikmet Ölümsüz Şair
Nazım Hikmet-Ölümsüz Şair

“Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da. Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil…”

Rüzgar, yıldızlar ve su… Bir Afrika rüyasının uykusu düşmüş dalgalara…

Aramasınlar seni renklerin atlıkarıncasında, aramasınlar seni uyaklarında ışıkla gölgenin…

Ne ölümden korkmak ayıp ne de düşünmek ölümü…”

Son olarak kendisi, hapisteyken Mustafa Kemal Atatürk‘e mektup yazdı ve vatan haini olmadığını anlattı. Hastalığı döneminde yollanan bu mektup, muhtemelen Atatürk’ün eline hiçbir zaman geçmedi. Bilinçli bir şekilde ulaştırılmadığı iddiasının da bulunduğu o mektupta şunları yazmıştı Nâzım Hikmet:

Türk Ordusunu ‘isyana teşvik’ ettiğim iddiasıyla ‘15 yıl ağır hapis cezası giydim. Şimdi de Türk Donanmasını ‘isyana’ teşvik etmekle töhmetlendiriliyorum. Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum. Askeri isyana teşvik etmedim… Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt haini değilim ki bunu bir an olsun düşünebileyim. Askeri isyana teşvik etmedim. Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilebilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim. Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu ‘inkılap askerini isyana teşvik’ damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır. Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin. Kemalizm’den ve senden adalet istiyorum. Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki suçsuzum.

“Nazım Hikmet Ran: “Ölümsüz Şair”in Ölüm Yıldönümü” başlıklı yazımızın sonuna geldik. Bizleri Instagram ve Twitter hesaplarımız üzerinden takip edebilirsiniz. Diğer içeriklerimize de göz atmayı unutmayın!


aleynadilara
Konya’18 BEU/Türk Dili ve Edebiyatı ✍️