Miss Sloane

Miss Sloane Film İncelemesi: Gözden Kaçmış Bir Film

Miss Sloane, ilginç ve beklenmedik bir şekilde gözden kaçmış bir film. Favori filmlerim arasında yer edinmiş bu film, Amerika’nın politik ve siyasi dünyasının en derinine bütün entrikalarıyla göz atmanızı sağlıyor. Miss Sloane, Jessica Chastain’in canlandırdığı inanılmaz bir başrol ile size nefes almayı unutturacak ve siz bunun farkına bile varmayacaksınız. Gerilim ve heyecanın hat safhada olduğu bu film, muazzam bir adrenalin serüveni için birebir. Miss Sloane konusu nedir? Filmin karakter analizi ve senaryosu. Lobicilik nedir? Miss Sloane film incelemesi sizlerle.

Kazanmak için işe alındım.

Elizabeth Sloane
Miss Sloane
Miss Sloane film posteri
  • Film: Miss Sloane
  • Yönetmen: John Madden
  • Senaristler: Jonathan Perera
  • Süre: 132 dakika
  • Yıl: 2016
  • Tür: Dram
  • IMDB Puanı: 7.5
  • Oyuncular: Jessica Chastain, Mark Strong, Gugu Mbatha-Raw

Konu

Siyasi iktidar simsarlarının riskli dünyasında Elizabeth Sloane, Washington D.C.’de başarıları sayesinde en çok istenen, güçlü ve zorlu bir lobicidir. Ateşli silahlarla ilgili kısıtlamalar getiren bir yasa tasarısına karşı çıkması istendiğinde, bunun yerine yasanın destekçilerini temsil eden pek de iyi olmayan butik bir firmaya katılır. Ancak kariyerinin en güçlü rakibini üstlenirken, kazanmanın çok yüksek bedellere mal olabileceğini görür.

Lobicilik öngörü işidir. Rakibinizin hamlesini önceden kestirirsiniz ve ona göre önlemler geliştirirsiniz. Rakibinin bir sonraki adımını hesap eden ve rakibi kozunu oynadıktan hemen sonra kendi kozunu oynayan kazanır. Amaç, karşındakileri şaşırtmak ama seni şaşırtmalarına izin vermemektir.

Elizabeth Sloane

Lobicilik

Filmi daha iyi anlamak ve temsil ettiği kavramları daha iyi oturtmak için öncelikle lobiciliğin ne olduğunu anlamak gerekli. Politikada, lobicilik, ikna veya çıkar temsili, çoğu zaman yasa koyucular veya düzenleyici kurumların üyeleri olmak üzere hükümet yetkililerinin eylemlerini, politikalarını veya kararlarını yasal olarak etkilemeye teşebbüs etme eylemidir. Amerika‘da 1946 yılında yasallaştırılmış bir politik çıkar müdahaleleri silsilesidir. Filmdeki örnekten yürümek gerekirse, büyük bir silah şirketi daha fazla satış yapmasa bile satış oranlarını olduğu yerde tutmak ister. Ancak, parlamentoda ateşli silah kullanımı ve satışının halk arasında kısıtlanmasına dair bir yasa tasarısı ortaya çıkınca bu silah şirketi sahip olduğu satış gücünü kaybetmemek için lobicilere başvurur. Lobicilerin amacı ise gerek kamuoyunu gerek senato üyelerini manipüle ederek senato üyelerini kendi taraflarına çekmek ve tasarının engellenmesini sağlamaktır. Tabii, tasarıyı savunan lobicilerin taktikleri de olayın içine girince işin rengi değişir. Daha basit bir örnek vermek gerekirse, Amerikan seçimlerinde başkan ve senato adaylarının yönettiği propagandalar seçim üzerine birer lobiciliktir. Peki, bu etik bir etkileme şekli mi? Kağıt üzerinde evet, Amerika anayasasına göre belirlenen lobicilik kurallarına uyulduğu sürece lobicilik serbesttir. Ancak icra olarak etik mi? Bu sorunun cevabını size bırakacağız.

Siyasetçiler oylarını kendi siyasi kariyerleri için değil, ülkeleri adına doğru olduğuna inandıkları şey için kullanmalı. Bu dileğimin boş olduğunu biliyorum. Çünkü bizim sistemimiz çökmüş. Vicdanlarıyla oy veren dürüst politikacıları ödüllendirmiyor. Asıl ödüllendirdiği sıçanlar. Yemlendikleri yalağı kaybetmemek uğruna ülkesini satmaya razı olanlar. Bu sıçanlar Amerikan demokrasisi üzerindeki gerçek asalaklardır.

Elizabeth Sloane
Miss Sloane
Elizabeth Sloane

Senaryo

Normal bir filmin senaryosu yaklaşık olarak 85 ile 125 sayfa arasıdır. Ancak sanırım bu filmin senaryosu bir 150-200 sayfa tutmuştur çünkü her saniyesi dolu. Filmin hızlı ve tok bir akışı var. Başta sıkılacağım, izlemekten yorulacağım deseniz bile senaryo öyle güzel yazılmış ki tempoya uyum sağlıyorsunuz. Şöyle tarif etmek daha iyi olur, tam yeni hıza alıştığınızda senaryo bir üst vitese geçiyor. Böylece film alıştığınız hızda ilerliyor ama yorulmuyorsunuz çünkü biliyorsunuz ki bu seviyeye başka türlü gelemezdiniz. Bu noktada filmin nasıl bağlanacağını o kadar merak ediyorsunuz ki, bir üst seviyeye geçmeyi siz istiyorsunuz. Seyirciyi kaybetmeyen böyle bir senaryo yazabilmek ustalık işidir. Jonathan Perrera, ilk senaryosu olmasına rağmen tam bir ustalık sergilemiş. Filmlerin senaryoları çoğu zaman bir takım şeklinde yazılır, bazen yönetmen de dahil olur. Bunun sebebi senaryoların eksiklerini daha rahat görebilmek ve herkesin yaratıcılığını filme katabilmektir. İnanılmaz bir şekilde Perrera, bu olağanüstü filmin senaryosunu alışılmadık olsa da tek başına yazmış! İlk senaryo için fazlasıyla iddialı bir başarı. Bu sayede sadece benim değil, film dünyasının ilgisini ve onayını toplamış Perrera’nın ileriki işlerini görmeyi şimdiden iple çekiyoruz.

Baş Karakter

Baş karakteri burada ne kadar anlatsak az. Tek, öz ama dev bir karakter. Gördüğümüz en ilginç karakterlerden olduğunu da itiraf etmeliyiz. Tam “Yok ya bunu da yapmaz artık!” dediğinizde onu yapıyor. Birçok insana ters düşebilecek bir karakter olmasına rağmen film sonunda sempatinizi kazanmış olmayı başarıyor. Jessica Chastain‘in muhteşem oyunculuğu ve karakterin yazımı, filmi götüren en büyük unsurlardır.

Elizabeth Sloane, kırklı yaşlarının başında Sokratçı, prensipleri olan, geniş nüfuza sahip, Washington D.C.’deki üst düzey yetkililerin kariyerlerini parmağını şıklatmasıyla bitirebileceği bir bilgi gücüne ve kararlılığa sahip fırtına gibi bir lobicidir. İddialı tarzı ve ince zekasıyla erkek egemenliği altında olan lobiciliği avucunun içine almayı başarmış bir kadındır. Bir şekilde her şeyden haberdardır ancak her zaman bu bilgi gücünü paylaşmaz. Sosyal yeteneklerinin kötülüğü onu rahatsız etmez çünkü kimseye güvenmez. İnsan hayatının detayları onun için birer istek değil ihtiyaçtır ve bu ilkeye uygun şekilde giderilir. Bu sebeple yalnızdır. Hep böyle yalnız mıydı, neden bu hayatı tercih etti film boyunca öğrenemeyiz. Tek öğrendiğimiz, Elizabet Sloane’ın bundan şikayetçi olmadığı çünkü işinde başarılı olduğudur. Onu tatmin eden tek şey de budur: Başarı. Yalnız olmasının yanı sıra çevresi tarafından yargılanır. Normal olmadığı, ciddi sorunları olduğu ve dürüst olmadığı düşünülen Sloane, aslında lobicilik gibi bir alanda görüp görebileceğiniz en dürüst ve harbi insandır. Yalnızlığını öyle benimsemiştir ki, kendi davasına avukatı dahil başkalarını katmaz. Kendi davasını kendi savunur. Sloane, hangi davaya kendini adarsa adasın onu kazanacaktır, ufak kayıplar vermesi gerekse bile. Son davası ise kendisidir. Kariyeri yüzünden intihar mı edecektir? Yoksa kariyer intiharı mı yapacaktır? Sizce hangisiyle gerçekten kazanır?

Miss Sloane

Sonuç

Elizabeth Sloane, şu ana kadar gördüğümüz en güçlü, en yalnız ve en hayran duyulası karakterlerden biri. Belki de bunların birlikte olduğu ilki. Filmle ilgili en sevdiğimiz nokta, baş karakterin gram değişmemesi ve filmin son sahnesi. Farklı bir film olsaydı eğer, karakter gelişiminin yeterli olmamasından yakınabilirdik. Fakat bu karakterde önemli olan geçmiş veya gelecek değil, şu an ve şu anda ne başardığı. Sloane film boyunca şunu savunur: Bir şeyi başarmak için ne bir geçmişe ne de bir geleceğe ihtiyacınız var, tek önemli olan o sorunu başarıyla çözüp çözmediğiniz. Ayrıca sorunu çözdükten sonra sebebiniz olması neyi değiştirir? Ve bunu inanılmaz bir şekilde kanıtlar. Ne de olsa tıpkı Sloane’ın dediği gibi amaç, karşındakini şaşırtmak fakat kendinin şaşırmayacağından emin olmaktır. Baş karakter, bir gelişim göstermiyor çünkü seyirci olarak karakteri hiçbir zaman tam anlamıyla tanımıyorsunuz. Filmdeki karakterin “gelişimi” aslında benliğinin yavaşça anlatılması. Bu sayede seyirciyi şaşırtmayı başarıyor ve film, bunu başarmış olmanın hazzıyla gülümseyerek bitiyor. Karakter için önemsiz olsa da seyircinin aklında geriye kalan tek soru ve belirsizlik ise: “Hala yalnız mı?

Bize sorarsanız, evet. Ve filmi bir üst seviyeye taşıyan da bu “Evet” cevabı.


Ada Ateş
Bir Parça Tuhaftık