arama

Kızıl Arı Petrol Yatakları

  • paylaş
  • paylaş
  • Tengrininkulu
  • Beğen
    Loading...

Güneşin hâkimiyeti gökyüzünün tüm sahalarına yayılmıştı. Sadece gökyüzüne de değil yeryüzünün mahlûklarına da işlemişti. Başta biz -kimisine göre maymun ehli kimisine göre de toprak ehli insanlar- günlük D vitamini almak için değil de uyuşukluk etmek için çimlere yatıyorduk. Kendi besinlerini üreten otçul yaratıkların yaşamına kıydığımız alanlar Pazar alanı gibi kalabalık… Sınavları bitmiş öğrenci korsanları tarafından da işgal edilmiş.

Eğitim Bilimleri Fakültesi koridorları sezonu kapatmaya çalışan; elleri not ile dolu, ses telleri ezberden öte gitmeyen yarış beygirleri ile dolup taşıyordu. Sayfalardan birinin işi bittiğinde sayfalar, kimsesizler mezarlığına moleküler ayrışma ile ışınlanırdı. Sınav sonrası kesilen onca ağacın hesabını kimse de sormazdı. Ya da böyle söylemeyelim. Kimse onlara teşekkür etmeyecek. Onca üzerine attığım kömür ve mürekkeple kat ettiğim yollarla kaplı kağıtlar… hepsine bin teşekkür!

Kafamdaki cümleler sınava odaklanmamı önlüyordu. Sırama oturduğum daha doğrusu otur maya çalıştığım zamana kadar cümlelerimin yoğun top atışına tutuldum. Kurtulmanın tek yolu tam ileri yapıp yola koyulmaktı. Boş bakan gözlerimin ardındaki sinir hücrelerimde kırılma haberlerini aldım. Beyazlara karşı tuzlu tazyikli su talimatı verilmişti. Bir anda oldu. 

Gözlerim… 

Gözlerimde Beyaz Ordu ile Kızıl Ordu kapışıyor, etrafı kırmızıya boyuyorlardı. Bilmem neden oldu bu kapışma her şey yolunda iken. Sadece sınavıma odaklanmak isterken neden kan deryası bu gözlerim? Ardından bir baş ağrısı raks eder kurumuş zift gibi olan kafatasımın ortasında. 

Hissettim… 

Ellerini, kollarını çok iyi kullanabilen raksçı ki, beyin kıvrımlarında cenaze makamlarının horultusu yükseliyordu. Ellerimi göz çukurumu örtecek bir şekilde kapadığımda karanlığın ortasında metalik  renkte bir silindir görmüştüm. Dönüp duruyor, döndükçe rengi değişiyordu. Ses etmeye çalıştığımda büyüklerin konularına müdahale eden çocuk gibi oldum.

Sen Karışma!

Lafım ağzımın kenarlarında embriyo kaldı.  Sonra ona hayat veremeden düşürdüm. Silindir kayboldu. Siyahlık kayboldu. Metalik renkler gitti onun yerine metalik yankılı bir ses geldi. Siyahlık başta grileşti. Zaman, Çoruh’ta rafting yapan insanlar gibi ilerliyor;  siyahlık, beyazlık yolunda hızla yol alıyordu. Belli bir süre sonra beyazın üzerinde düz yolda yol alan tren vagonları gibi bir şekil almaya başladı. Gözümdeki yanmalar, için için yanan ağaçlar kıvamında soğutulmaya bırakıldı. Her şey belki yoluna girmişti. 

Sanırım ilk kez gözüm açıkken rüya görmüştüm. Beynimin içindeki cenaze makamları da azalmaya başlamıştı. Olağanüstü hal kaldırıldı. Sokaklar, eskisi kadar olmasa da canlı, çekirdekten aldığım haberler kadarıyla alarm rengi kırmızıdan sarıya düşürülmüştü. Artık tek odak noktamız önümüzdeki 10 adet soru parçacığı… 

Kalan tüm gücümüz ile! 

Hedef saat 12 yönünde! 

Ateş!

Hiç beklenmeyen beygir gücüne erişmiş kollara sahip olmuştum. Ara gazlar vererek, beklenen performansın altını üstüne getirmekte tam bir imha savaşı misali bir durumdan fazla kayıp vermeden tepeye sancağımı dikmiş, kibir dolu çukurlarımdan kıyım kokan kokular sezdim. Hani bir hükümdar vardır –kim olduğu önemli değil- yağmaladığı şehre yukardan bakarken gökyüzüne yükselen siyah dumanlar ona selam verip öyle yola devam eder ve  kral da onu tınmaz, aldığı ganimetin hesabı ve savaşıp yendiği halkı küçümseyen bir bakış takınmaktadır ya…işte o hesap. üç aşağı beş yukarı bende de bu hal bulunmaktaydı.

Koridor sınav öncesi durumundan tamamen farklı boyuta bürünmüştü. Mermerlerin ve kapalılığın soğukluğu ile insanların bıraktığı karbondioksiti ve güneşin ışınları şehir çatışmalarına girmişti. Belli başlı sokaklar kuvvetlerin merkez komitesi tarafından tutulmuş, sadece karşı taraftan bir adım bekliyorlardı. Metalliğin soğukluğunu ruhuna almış Hitler büstü gibi, Cengiz Kağan heykeli gibi somutlaştırılmış insanların, kaybedeceği bir şeyi olmadığını bilirim. Her bir şeyini kaybetmiş, sadece tek alanı kalmış, onu da korumaya yemin etmiş moleküler arifesidir bu kokan. Kapıdan dışarı koridora doğru girdiğimde atmosfer bu idi. Kafamı eğdiğimde ayak uçlarımın kanadığını, omurlarımdan kızıl arıların sokması sonucu ortaya merhaba diyen acının ve iltihabın koşuşturmasını hissettim. 

Anlatılamayan haz… 

Ardı ardına gelen arıların iğneleri bitmiyor, aksine hızını alamayıp daha da derine iniyorlardı. Etlerimin içinden petrol fışkırıyordu. Kendi petrolümde boğulup onunla hissizleşmek… Kulaklarımın petrolle dolup duyamaması etrafımdaki bağırışları, etrafımdaki bağırışlara rağmen. Ağzındakini boşaltamadan susturulmak, ses tellerine tecavüz edilmesi… 7 kızıl arı sürüsü bir arada. Sadece göz göze gelmek, bu arıların alanına girmek, onları hiçten saymak… onları kızdırmaya yeterli. Ama unutmayın bu arılar,

Konuşurlar…

Bağırırlar…

Barış yanlısıdırlar…. Ama

Senin konuşmana, laf etmene ya da herhangi bir eylemde bulunmana izin vermezler. Onlar senin yerine her haltı yaparlar.