fbpx
GenelİnançTarih

Kerbela’dan Bugüne Üç İnsan Tipi

            Cahiliyet devrinde gerek ahlaki, gerek toplumsal gerekse dini manada tam bir çözülme yaşayan Arap toplumu; 610 yılında ilk ayetleri inmeye başlayan Kur’an-ı Kerim sayesinde içinde bulunduğu buhrandan çıkmayı başardı. Kendisine vahyedilen ayetleri Müminlere açıklamak, onları doğru yola sevk etmek gibi dini vazifelere sahip olan Peygamberimiz; kabile savaşları içinde boğuşan bir coğrafyadan cihangir bir devletin doğuşunu tesis etmesi itibariyle de inkılapçı bir hüviyet kazanmıştır. Peygamberimiz, bedevilikten medeniliğe geçişi sağlamış, toplulukları aynı ülkü etrafında bir araya getirerek büyük İslam imparatorluklarının temelini atmış, Kur’an-ı Kerim’in getirdiği yeni hukuk kurallarının uygulayıcısı olmuş ve kamusal nizamı hakim kılmıştır.

            Hicaz’dan yükselerek dünyayı aydınlatan güneş, Peygamberimizin vefatıyla yavaş yavaş batmaya başlamış, kaybolan ışıkların yerini kesif karanlıklar sarmıştır. Umutsuz gecelerde cihana tatlı bir ferahlık hissi veren yıldızlar gibi Peygamberimizin de manevi kudreti, Müslümanları kuşatan kara bulutları dağıtmış ve onun nurdan şuleleriyle İslam alemi bir müddet daha birlik içinde yaşayabilmiştir. Hz. Muhammed’in (sav) ardından Müminleri bir arada tutabilmek ve dini-dünyevi işleri doğru şekilde yönetebilmek için Emirül Müminin (Müminlerin Emiri) sıfatıyla halifeler belirlenmiş; sırasıyla Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali seçim yöntemiyle bu makama getirilmişlerdir. Resul-i Ekrem, hayattayken kendinden sonrası için kimseyi tayin etmemiş, bu seçimi fertlerin iradelerine bırakmıştır. Dört halife dönemi, bu nedenle cumhuriyet dönemi olarak da bilinmektedir. Ancak halifelerin seçimle belirlenmeleri de Müslümanlar arasındaki ayrışmaları önleyememiş, bazı halifeler şehit edilmiş, iç çatışmalar ve hatta iç savaşlar neticesinde “tagayyür ve fesat” meydan gelmiştir.

            Hz. Ali döneminde baş gösteren kargaşa ve isyanlar neticesinde İslam devleti ikiye bölünmüş; Kufe Hz. Ali halifeliğinin, Şam ise Muaviye’nin yönetiminde bulunmuştur. Hz. Ali’nin bir Harici tarafından şehit edilmesi üzerine oğlu Hz. Hasan’a biat edilmiş fakat o, Muaviye taraftarlarıyla bir savaş çıkması ihtimali belirdiğinden bir anlaşmayla makamından feragat etmiştir. Bu anlaşmaya göre Muaviye’den sonrası için kimse tayin edilmeyecek, karar Müslümanların tercihine bırakılacaktır. Kan dökülmesini önlemek için maddi kuvveti terk eden Hz. Hasan, Ehl-i Sünnet alimleri tarafından Hulefa-i Raşidin’in (Dört Halife) beşincisi olarak kabul edilmiş, manevi bakımdan pek büyük bir saltanata sahip olmuştur.

Hilafetten Saltanata

         Muaviye’nin ölümünden sonra oğlu Yezit; İslam teamüllerine aykırı olarak, seçim ve şura kararı bulunmaksızın halife olmuş böylece hilafet babadan oğula geçen bir saltanat makamı haline gelmiştir. Peygamberimizin torunu ve Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin, Müslümanlarca otoritesi tanınmayan Yezit’e karşı harekete geçerek kendisini davet eden Kufelilerin yanına gitmek üzere yola koyuldu. Hz. Hüseyin’in Kufe’ye ilerlerken Yezit’in ordusu, onun Kufedeki taraftarlarını dağıttı. Kerbela’ya gelindiğinde ise Hz. Hüseyin ve yanındakiler, Yezit’in askeri kuvvetleriyle ablukaya alındı. Bir süre kuşatma altında tutulan peygamber torunu ve beraberindekiler, tüm teklif ve ısrarlarına rağmen salıverilmediler. Hatta yanlarından akan nehirden su almalarına dahi müsaade edilmedi. Kurdun kuşun doyasıya içtiği sular, bir daha onların dudaklarına değemeyecekti. Susuzluktan halsiz ve mecalsiz kalan Hz. Hüseyin ve 70 kişilik maiyeti 4500 askerden mürekkep bir birlik karşısında ne yapabilirdi? Yezit’in emriyle Hz. Hüseyin’in karşısına dikilenlerin çoğu hatta ordunun komutanı Ömer bin Sad bile kalben Hz. Hüseyin’den yana fakat dünyevi menfaatler uğruna Yezit’in ordusundaydı. İçlerinden taraf değiştiren yahut terk edip gidenler de olmuştu. Ancak bazı gafillerin azmiyle derlenip toparlanan Yezit ordusu, ilahi bir güçle kendilerine mukavemet eden Hz. Hüseyin ve beraberindekileri şehit etti.

            “Peygamberimizin çiçeği” Hz. Hüseyin, kanlar içinde toprağa düşerken vahşice kesilen başı Yezit’e sunulmak üzere Şam’a gönderildi. Hilafet makamı, bu elim hadiseyle Emevi Hanedanının eline geçerek uzun yıllar sürecek bir zulüm iktidarının keyfi idaresine mahkum oldu.

Kerbela’dan Bugüne Üç İnsan Tipi

         Hiç şüphesiz bugün İslam’ı boğan ayrışma ve çatışmaların temelinde Kerbela felaketi bulunmaktadır. Bu olayı doğru anlayabilirsek İslam coğrafyasını saran zillet ve meskenet halinden kurtulmanın yolları karşımızda belirecektir. Kerbela hadisesinde başlıca üç insan tipi dikkatimizi çekmektedir:

  1. İnançları ve savunduğu dava için gözünü kırpmadan ölüme yürüyen, ne olursa olsun teslim olmayan Hz. Hüseyin.
  2. Saltanat hırsıyla yanıp tutuşan, öyle ki bu uğurda Ehli Beyt’e saldırmaktan dahi çekinmeyen Yezit.
  3. Sahip olduğu değerleri dünyevi makam ve mansıplar için terk eden Ömer bin Sad.

Bu üç insan tipi, hem Müslüman toplumlarda hem de dünyanın geri kalanında bugün dahi bulunmaktadır. İkinci ve üçüncü tipler, yalnızca din için değil dünya için de çok zararlıdır. Hayatını ve tüm ilişkilerini çıkarları üzerinden yürüten, kendi menfaatleri yolunda herkesi ezip geçen insanlar, maneviyatı hiçe sayan materyalist zihinler, koltuk düşkünü siyasetçiler ve paraya tapanlar ikinci grubu teşkil etmektedir. Göründüğü gibi olmayanlar, eylemleriyle söylemleri tutarsız olanlar, bulunduğu ortama göre farklı konuşanlar, kişisel yükselişlerinin önünü açmak için düşündüğünün aksini savunanlar ve rüşvete bulaşanlar da üçüncü hastalığa sahiptirler.

            Hastalıklı bu iki insan tipi, İslam ülkeleri başta olmak üzere Avrupa, Amerika ve diğerlerinde de bulunmakta; dünyadaki huzursuzluklar, asayişsizlikler, toplumsal çözülmeler, anlaşmazlıklar temelde bunların habis yaşayışlarından kaynaklanmaktadır.

            Bu fikirlere katılmak için Müslüman olmak yahut herhangi bir dine inanmak da gerekmemektedir. Anlattıklarım bence evrensel bir hakikatten ibarettir. Dolayısıyla hayatını en azından iyi bir insan olarak geçirmek isteyenler için yol tektir: Birinci kısımda anlatılan Hz. Hüseyin gibi olmak. Özü sözü bir olan, davasından, gayesinden vazgeçmeyen, kendini vakfettiği değerler adına mücadele eden cesur ve adil insanlar; hem bireyin kendisi hem de toplum için en mükemmel ve mütekamil insan tipidir.

            “Güneşi sağ elime ayı sol elime verseler yine de bu davadan vazgeçmem.” diyen Resul-i Ekrem’in azmi ve kararlılığı, Hz. Ebubekir’in tevazu ve karakteri, Hz. Ömer’in adalet ve basireti, Hz. Osman’ın hilm ve cömertliği, Hz. Ali’nin cesaret ve yiğitliği, onun oğulları Hz. Hasan’ın fedakarlığı ve Hz. Hüseyin’in cefakarlığı gibi ulvi hasletler; ideal insan tipinin özellikleridir. İdeal insan; ülkesi, milleti, dini yahut insanlığın tümü için büyük işler başaracak potansiyele sahip olmakla toplumsal düzen ve gelişmenin itici gücü konumundadır. İdeal insanlardan teşekkül eden bir devlet, ideal devlet olacak; ideal devletler de dünya nizamının kurucusu ve koruyucusu mesabesinde bulunacaktır.

Sözlerime, herkesin vicdanıyla muhasebe ederek cevaplaması gereken bir soruyla son veriyorum. İyi bir dünya için iyi bir ülke, iyi bir ülke için de iyi insanlar gerekiyorsa değişimi kendimizden başlatmak gerekmez mi?

Yazar hakkında

18 yaşında, ODTÜ Tarih Bölümü Hazırlık öğrencisi, siyasi ve tarihi meselelerle yakından ilgileniyor.
Benzer yazılar
BilimGenelHayat

Seri Katil: Kalp Krizi

GenelİnançPolitikaTarih

Türkiye'de Alevi Olmak

DünyaGenelTarih

Tanrı'nın Kırbacı: Attila

GenelPsikoloji

Depresyon (Aslında) Nedir?

Abone ol ve son haberleri kaçırma

Bir yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir