Kadınların Savaşta Yeri: Leyla ve Bosna Savaşı

Kaç Leyla vardı; rahmi dağılmış, savaşın çürümüş kanserinin ruhuna sıçradığı?

Sizi kendine zincirleyebilecek kadar güçlü bazı kitaplar vardır, gerçekleri oluk oluk içinize akıtan, içine hapseden. Ya da okumaktan korktuğunuz kitaplar? Leyla! İşte “Leyla” öyle kitaplardan biriydi; öyle bir kitap ki, sanki kanlı elleri var onun ve boğazınıza sarılmış o ellerle, sizi gerçeklerin gücüyle boğuyor, nefesiniz kesiliyor.

leyla

Sayfalarından kan sıçrayan, satırlarında çürümüş cesetlerin asılı durduğu bir kitap “Leyla”. Öyle yoğun, en müthiş acıları öyle abartısız, yalın anlatıyor ki, siz oradaymışsınız gibi titriyorsunuz korkuyla; sayfaları çevirirken size hükmeden, “Peki ya şimdi, şimdi ne olacak?” korkusuyla.

leyla

Leyla, 90’lı yıllarda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin güçsüzleşmesi, batının baskılarıyla Yugoslavya’nın parçalanmasını ve bütün bunlar yaşanırken küçük bir kızın bu karanlık günlerde nasıl yarınlar için umudunu kaybetmeden genç bir kadına evrildiğini anlatan, tanımlamakta güçlük çektiğim harika bir kitap.

leyla

Sınırlara toplanan tanklar, ilk kıvılcımlar, Çetnikler, kıtlık, kuşatmalar, etnik temizlemeler, toplama kampları, toplu tecavüzler… Bosna Savaşı ile ilgili aklınıza gelebilecek herşey, en ince detaylar ve o karmaşık duygular. İşin özü, kitap bir yerde kalbimizin atmayı bırakanadek duygularımıza nasıl kanlı bir yuva olduğunu da anlatıyor.

leyla

“Bu deliliği yaşamadan anlamak zor,” diyor Leyla kitapta ve siz Leyla ile beraber çıkıyorsunuz bu ölüm yolculuğuna. Daha yaşamanın neye benzediğinden bihaber yeniyetme bir kızın ölümle ani tanışması tüylerinizi ürpertiyor, siz bu güzel kızla birlikte tekmelerin altında eziliyor, bir toplama kampına yollanıyor, evine sığındığınız eski bir arkadaşınızın gözlerinizin önünde öldürülmesini izliyor, oradan oraya sürükleniyorsunuz. Siz birden korunmasız ama umut dolu küçük bir kız oluyorsunuz, bir ahırda; şanslıysanız, samanların üstünde yatıyorsunuz, her an bir askerin içeri dalıp size tecavüz edebileceği korkusuyla baş başa.

leyla

Kurtulmak nedir? İnsan kurtulabilir mi zamanın izlerinden? Yaralarımız geçiyor mu, yaralar ve izleri? Yoksa biz mi öğreniyoruz bununla yaşamayı?

Sizi kanlı ve tarih sayfalarına utanç dolu izler bırakacak olan bir savaşın içine sürükleyen bu harika kitaptan, sizler için birkaç alıntı;

“06.04.1992 Saraybosna’da savaş başladı. Bir gün içinde üzerimize ateş açmaya başladılar. Neden? Adım Leyla olduğu için mi?”

“İnsanın savaşa bu kadar çabuk alışması çok garipti. Yirmi dört saat sonra en basit kurallar çoktan benimsenmişti bile. Pencerelerden uzak durmak ve eğilmek…”

“Dayak atmaktan sıkıldıklarında, eğlenmek ya da intikam istediklerinde kadınlara tecavüz ediyorlardı. Bu, ya oracıkta ya da dışarıda bir yerde gerçekleşiyordu. Birçok kadın bu gecelerde ortadan yok oluyordu. El fenerinin ışığının tepemizde dolaşmaya başladığını görür görmez olabildiğince büzülüyordum. Bir böcek gibi hareketsiz kalıyordum.”

“Bir ulusu yok etmek istiyorsanız kadınlara ve çocuklara işkence ve tecavüz edin, bunu yapın ki asla normale dönemeyip üreyemesinler. İşte o zaman o milletin kökünü kurutursunuz.”

“Anne babamız bizi kötü yetiştirmişlerdi. Dünyada böyle kötü adamların olabileceğine karşı bizi hazırlamamışlardı.”

“Aslında savaşın başladığını Zerrin’in ölümüyle ancak şimdi kavramıştım. İnsanların bir değeri yoktu, sinek gibi ölüyorlardı.”

“Aşkın farklı bir sesi var. Aşk bir düş gibi. Aşk, bazen konuşulamayan bir kelime. Aşk yitip gitmemesi gereken bir güç.”

“Hep büyük bir optimisttim! Bu var olmayı kolaylaştırıyor.”

“Havada kan kokusu asılıydı.”

“Tam bir hayat yorgunuydum.”

“Duygularım sensiz çıplak bir çöl gibi.”

“En kısa zamanda görüşmek üzere!” diye camın ardından birbirimize seslendik. O zaman “en kısa” zamanın sonsuzluğa uzayacağından haberim yoktu.”

“Artık bu dünyaya, bu hayata ait değildim. Artık topluma karışma becerisinden yoksundum.”

“Kaçmak intihardı.”

“Hayvanlar herhalde bu insanlardan daha merhametle öldürülürlerdi… Kestikleri kafalarla futbol oynuyorlardı.”

“Kaç kez öldüm ve sen kaç kez beni hayata geri döndürdün.”

“Çok ölü görmüş olan biri, bir tek kişinin ölümüne çıkartılan gürültüye hayret ediyor.”

“Ağlamak çok fazla güce mal oluyor!”

“Böyle bir acı yeryüzünde ancak bir kadının başına gelebilirdi.”

“Kurşunlar bütün gece uçuştu. Bombalar havada patlıyor ve beyaz şelaleler halinde yere dökülüyordu. Duvarlarda gölgeler dans ediyordu. Bir an için her şey solgun bir ışığa bürünüyordu. Patlayan mayınların sesi makineli tüfeklerin gürültüsüne karışıyordu. Hava duman içindeydi ve barut kokuyordu.”

“Beni keyfine göre zorbalık taslayabileceğin bir zavallı mı sandın?”

“Ansızın bana Su ana* demesinin benim için bir sakıncası olup olmadığını sordu. Duygulandığım için ağladım.” (“Su ana”- sırpçada “gözyaşı” anlamına gelen kelime.)

“Uzun zaman sustum ve bu arada ne düşündüğümü bile hatırlamıyorum.”

“Tanrının her şeyi gördüğü söylenir. Bu bazen biraz uzun sürse de.”

“Kadınların konuşmalarda bahsettikleri şiddet akıl almaz boyuttaydı. Kasıtlı hamile bırakmalardan, genital organlara elektro şok uygulamaya ya da karnı burnunda kadınlara tecavüze dek birçok şey anlattılar. Bazıları kendi kızlarının ölümünü izlemek zorunda kalmışlardı.”

“Kadınların çoğu sessizce acı çekiyordu. Unutulmuşlardı.”

“…geçmişimden nefret ediyordum. Onunla bir ilgimin kalmamasını, her şeyi unutmayı istiyordum. Gerçekten de Kara Birlik’i ve genelevleri unutmuştum. Uzun zamandır bu anıları içimde çok derinlere gömmüştüm. Yoksa bu sahneler beni mahvederdi. Geride yaşananları hatırlatan tek şey rahmimdeki ağrılar ve duyduğum sonsuz güvensizlikti.”

“Müslüman kızın Müslümanlar ve Sırplar tarafından tecavüze uğradığına ve sonunda yine Sırplar tarafından kurtarıldığına kim inanırdı?”

“Daha önce dinler arasındaki ayrılıklara dikkat etmemiştim. Sonuçta insanların Ortodoks, Müslüman yada başka bir dinden oldukları yüzlerinden anlaşılmıyordu.”

“Artık kimse adalete inanmıyordu. Çünkü suçlular hala ellerini kollarına sallayarak dolaşıyordu.

Toplumun ilgisizliğine öfke duyuyordum.”

“Ceketini eskiyene,  şerefini ölene kadar koru!”

“Ailemi en son on dört yaşındayken gördüm. Tekrar birbirimize kavuşana dek beş yıl geçti. Annem beni boğazımdaki eski bir ameliyat izinden tanıyabildi.”

“Megalomanyağın biri yüzünden insanlar birbirlerini öldürüyordu.”

“Bana tecavüz edenlerle karşı karşıya olmaktan korkum yok. Başıma gelen bunca şeyden sonra ölümden başka hiçbir şeyden korkmuyorum.”

“Herkes suçluydu. Müslüman, Sırp ya da Hırvat olsun, fark etmiyordu. Ama kötülerin içinde iyiler de vardı.”

“Askerler biz kadınların boğazını kesmiyordu. Bizimle hesapları başkaydı. Tecavüze uğruyor, işkence görüyor  ve öldüresiye dövülüyorduk. Uzun zamandır kimse “Neden?” sorusunu sormuyordu.”

“Burada da ”Rus Ruleti” gibi oyunlar yaygındı. Askerler bir keresinde bir kızı pencereye sürüklediler. Gözleri, yapışık saçlarının altında korkuyla parlıyordu. biri şakağına hedef alıp tetiği çekti. Ama sadece hafif bir çıt sesi geldi. Kız derin bir nefes aldı. İkinci asker tabancasını kızın kafasına doğrulttu. Öyle korkunç bir patlama oldu ki, yerimden sıçradım. Aklımdan geçen tek şey, ”Mutlu ol. Senin için her şey geçti,” diye düşünmek oldu. Benim için dehşetin azı çoğu yoktu. Hepsi aynı derecede kötüydü.”

“İnsanın kendini böylesine küçük hissetmesinden daha kötü hiçbir şey olamazdı. Sinek pisliğinden bile küçük…”

“Tecavüz, benzine ve cephaneye mal olmayan bir savaş stratejisi. Şüphesiz her savaşta tecavüzler yaşandı ve yaşanacak. Ama Balkanlarda olan yeni bir şey vardı. Toplu tecavüzler politikanın bir parçasıydı. Sistematik eziyetin yöntemleri vardı. Geriye kalansa ruhsal ve bedensel sakatlıklardı.”

“Uzun süre ölmek istedim. İşkencelerimi tek tek bulup boğazlamak istedim. Ama o zamanlar deli gibiydim. Bugün bir kahraman gibi gururla karşılarına dikileceğim; “Bakın yaşıyorum!” ve yaşamaya devam edeceğim; her şeye karşın.”

Hepimiz aynı acıyı çekmek zorundaydık. Ama bunu herkes kendi başına çekiyordu.

“Bir Çetnik, yakınlarımdan birini öldürse, ona derin bir nefret duyardım. Ama bu yüzden Sırp dostlarımı hor görebilir miydim? Hiç suçları yokken?”

“Bunu neden hemen öldürmüyorsun?” diye sordu. Begi gülerek, “Onu sana tavsiye ederim, gerçekten iyi!” dedi ve sonra bana dönüp “Umarım bu savaşı atlatırsın. Bir şeyi anla Leyla, bir daha seninle hiçbir zaman karşılaşmak istemiyorum, anlıyor musun?” diye tekrarladı. Ama sonra tekrar karşılaştık. Yıllar sonra baş tanık olarak karşısında duracaktım! Begi beni dosdoğru cehenneme yollamıştı. Çünkü bu adamlar insan değil canavardı…”

Kurtarılacak olmaya çok az inanıyordum. Ama hiç bir zaman ümidimi tam yitirmedim. Yoksa diğer ikisi gibi aklımı kaçırırdım. O ikisi tacizciler odadan gittikleri çok olduğu halde, “Hayır, bırak beni! Defol!” diyerek sürekli haykırıyorlardı. Biri kanatıncayadek başını taş duvarlara çarparken, diğeri kendi kendine konuşuyordu: “Acele etmem gerek, yoksa gecikeceğim…”

Unutamayacağım gibi, vazgeçemem de.

Rüzgar esiyor. Kalbim buz gibi. Sığınaktan dışarı çıktık. Her şey öyle perişan halde ki… Yönümü kaybettim. Sanki kendi evimde oturmuyormuş gibiyim. Elektrik yok, mum yok. Üç gündür haberleri dinleyemiyorum. Yaptığım her şeye huzursuzluk eşlik ediyor. Dokunsalar ağlayacak gibiyim. Yine de onur ve adalet gibi erdemlere sıkıca tutunuyorum. Her şey bana çok acı veriyor. Kendime kim olduğumu soruyorum. İnsan ne tür bir yaratık?

Kirlenmiş hissediyordum. Bu adam hâlâ bana ait olan son şeyi benden almıştı. Onurumu. İlk kez beni öldürmelerini istedim.

“Ertesi gün kimse bu tecavüzden söz etmiyordu. Bu, durumu daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramazdı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi davranılıyordu.

Savaş sırasında Bosna Hersek’te 50 bin kadın toplama kamplarında tecavüze uğradı, bir tür “ırk karmaşası” yaşanması ve boşnakların sırplaştırılması için bilinçli bir şekilde hamile bırakıldılar, kürtaj olmaları engellendi.

Bu utanç veriçi izlerle dolu savaşın suçlu isimleri; Ratko Mladiç, Radovan Karaciç, Slobodan Praljak ve diğerleri Lahey’deki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesinde adalet önünde canilikleri için hesap verdi.