arama

Kadın Hakları Günü

  • paylaş
  • paylaş
  • Nida Nur Yağız

Kadın Hakları Gününün önemi çok büyüktür. Bu önem çerçevesinde anlamamız gereken başka gerçekler de vardır. Bu gerçekleri görerek bu güne bakmalıyız. En önemlisi de tarihi gerçekliğin değişime bağlı olduğunu vurgulayıp bakış açımızı genişletmeliyiz.

Kadınlara 5 Aralık 1934 tarihinde erkeklerin de sahip olduğu bir hak olan seçme ve seçilme hakkı verildi. Kadınlar da erkekler gibi seçebilecek, milletvekili seçimlerinde aday olabileceklerdi. Bu hakkın kadına tanınması o dönem için büyük bir olaydı çünkü bu yasa geldiği zaman, özellikle birçok Avrupa ülkesinde kadınlara böyle bir imkân verilmemişti. Türkiye ise bu yasa ile ilklerde yer almıştır. Bu da tabii ki ülkeyi daima ileriye taşıma amacı güden Mustafa Kemal Atatürk sayesinde olmuştur. İşin düşünsel boyutu tartışılır: Mesela denilebilir ki “Seçiyoruz da n’oluyor?” ya da “Seçilmenin arkasında birçok şey dönüyor.”. Evet bu düşünceleri yalanlamak mümkün değildir, fakat bu olaya sadece seçme seçilme hakkı olarak bakmayıp kadının “söz sahibi olabileceği” gerçekliği ile baktığımızda aslında ne kadar öncü bir karar olduğunu anlayabiliriz. Verilen hak önemlidir ama eşitlik bundan çok daha önemlidir. Üstelik o yıllarda kadınlar bunun savaşını çok fazla vermekteydiler.

Ana (!)

Kadın
“Kadın”, içinde bulunduğu tarihin söyleminden kaçamaz.

Birçok fikrin ortaya çıkışının çığır açıcı düşüncelerle geldiği görülmemiştir. Bir prototip olarak düşünüldüğünde kadın olmak da ilk başlarda ana olmakla özdeşleştirilip “Biz önemliyiz, bizi önemseyin!” mesajı verilmekteydi. Hatta Atatürk’ün de bu noktada söylemleri olacaktır. Burada asıl dikkat edilmesi gereken şey, çıkış noktasının günümüzde nasıl olduğunu görebilmektir. Her şeyin değiştiği bir dünyada kadın olmak da bu değişimle birlikte farklı anlamlar edinebilir. Mesela entelektüel alanda kadın olmak ana olmakla özdeşleşmez ama toplumun bazı kesimlerinde kesinlikle ana olmakla özdeşleşir. Yani aynı zamanda değişim vardır ama her yerde olmak zorunda değildir.

Kadın Kimdir?

Günümüzde kadının nasıl olması gerektiğine ilişkin erkek bir birey ile saatlerce tartışılan programlara eminim denk gelmişsinizdir. Kadın şöyle saygılı olmalı, böyle şefkatli olmalı, aynı zamanda söz dinlemeli gibi. Kadının nasıl olmasını konuştuğumuz sürece aslında bu meselenin kapanmadığını da fark etmeliyiz. Hâlâ soru işaretleri var ki saatlerce tartışılıp insanlar tarafından izlenmektedir. Kadın olmak saatlerce tartışılırken erkek olmak da gizil olarak tartışılmaktadır bu süreçte. Bir şeyi tanımlarken zıttıyla ifade etmekten kaçınamayacağımızdan söz eder Saussure. Bu da tam olarak böyle bir mesele. Kadın ve erkek zıt şeyler midir bu da ayrı bir tartışma konusu tabii. Neyse.

Erkek olmanın tartışılmaması da sıkıntılı bir meseledir. Bir şeyi çok konuşmak ve hiç konuşmamak iki ayrı ucu ifade eder. Psikoloji okuyanlar bilir ki iki uç şey kaçınılmaz olarak bir soru işaretini beraberinde getirir. :d Erkek olmak aslında erkek birey doğduğundan itibaren ona öğretilen bir şeydir. Bu böyledir, şeklinde değil de “Öyle oturma.”, “Kadın gibi gülme.”, “Kız gibi ağlama.”, “Bundan anca kızlar korkar.” gibi hem çocuklukta hem yetişkinlikte birtakım söylemlerle gelir erkeklik. E tabii kadına da bu tip söylemler vardır ama kadınlık toplumun ayriyeten kafa yorduğu bir meseledir. Din mi dersiniz, kültür mü dersiniz; Türkiye’nin coğrafi konumu mu dersiniz size bırakıyorum. Bana sorarsanız hepsi. Bir önceki yazıda da bahsettiğim gibi insan bir gerçekliğin içine doğmakta ve bundan kaçınması mümkün olmamaktadır.

Peki neden bugün bu konuları da konuşuyoruz? Şöyle ki biz bazı şeyleri öğrenirken tarih tarih öğrenmeye, şurada şu oldu demeye çok meyilliyiz. Neden, çünkü eğitim sistemi. Bu yazıyı kadına seçme seçilme hakkı şöyle verildi, muhtarlık bu tarihte verildi diyerek sonlandırmak mümkündü. Bu mümkünlükte düşünemediğimiz şeyler olacağı için daha da açmaya çalıştım. Yine de burada anlatılanlardan yeterli değildir. Bunun mücadelesi de sayfalara sığmaz sanırım. Sayfalara sığmasa da biraz daha okumanızı rica edeceğim.

Kadın Cinayetleri

Türkiye için konuşmak gerekirse işin ciddiyetinin hâlâ farkında olmadığımızı söylemek isterim. Bu yüzden başlıkta “cinayetleri” diyoruz çünkü bu mesele TOPLUMSAL BİR MESELEDİR. Kadın olduğu için öldürüldüğü ya da şiddete maruz kaldığı sürece biz bunu her yerde toplumsal bir mesele olarak ele almak durumundayız. Toplumsal meseleyi de ifade etmek gerekirse, kültürce üstün sayılan bir grubun kültürce düşük görülen bir gruba karşı gösterdiği ayırıcı tutumdur. En basitinden beyaz ve siyah meselesi de toplumsal meseledir. Sadece siyah olduğu için o kişiye farklı davranılıyorsa (ABD’de örnekler çoktur) bunu toplumsal bir mesele olarak ele almak durumundayız. Yine engelli bireylere olan tutum da böyle bir toplumsal meselenin ürünüdür demek mümkündür.

Fark edildiği üzere toplumda sürekli bir hiyerarşi vardır. Bizim gibi toplumlar için bu hiyerarşi kaçınılmaz olacaktır, çünkü kapitalist sistemin getirdiği rekabetin yanı sıra bu rekabet içinde nasıl ve ne tür bireyler olmamız gerektiği de yazılıdır. 1984 distopyası gibi bu gerçekler kimi zaman direkt olarak söylenmez ama düşüncemizde, dilimizde bu söylemler mevcuttur. Bazen biz istemeden çıkar, kontrol etmek mümkün olmayabilir. Zaten bizi kontrol ettikleri için bu sistem devam etmektedir.

Bizi şu psikopatmış, bu caniymiş gibi tanımlamalar toplumsal olayları açıklamaktan uzaklaştırır. Bireye bazı anlamlar yükleterek dosyayı kaldırtır ve üzerine düşünmemize engel olur. Üzülerek söylüyorum buna hizmet eden en önemli alanlardan biri psikolojidir. Cinayetin ve şiddetin toplumsal hiyerarşinin sonucu olduğuna bakmamızı engellemektedir. Bir gün haberlerde, gazetelerde “Cani adam karısını katletti!” gibi cümleler kurulmadığında, büyük büyük insanlar oturup önceleyerek bu meseleleri konuştuğunda, çözüm aradığında belki bir şeyler değişir. Bunun savaşını birçok insan vermektedir ama bizim büyük büyük insanların da bunları konuşuyor olmalarına ihtiyacımız vardır. Tıpkı Atatürk’ün 1934 tarihinde kadın haklarının öncülüğünü yaptığı gibi!