fbpx
GenelHayatTarih

İstiklal Yolunda Bir Vaiz: Mehmet Akif

20. asrın buhranlı günlerinde; altı yüz yıl dünyaya adalet dağıtan Osmanlı bir bir topraklarını kaybederken, kum gibi kaynarken Hicaz, Filistin, Balkanlar, vahşi sırtlanların kanlı savaşlarında evlatlarını kaybederken Anadolu, tüm bu acıları sırtlamak istercesine atılıyordu ortaya Mehmet Akif. Siyasi, ekonomik ve toplumsal bir çöküntünün en dip noktasında çırpınan imparatorluk coğrafyası, Mehmet Akif’in şuur ve iman aşılayan yazılarıyla-şiirleriyle hayat buluyordu. İslam’ın son kalesi, Tuna kıyılarından Aden Körfezine kadar dokuz cephede sayısız düşmanla çarpışırken kahramanca, Mehmet Akif’in kaleminden çıkan her söz bu milletin evlatlarına umut aşılıyordu. Harbin en şiddetli, en acımasız bir anında, cihanın en güçlü donanmaları, orduları yüklenirken Gelibolu sırtlarına, “Eski dünya, yeni dünya, bütün akvam-ı beşer / Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mi hakikat mahşer / Yedi iklimi cihanın duruyor karşına da / Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!” mısralarıyla savaşın içindeymişçesine anlatıyordu bize yaşananları.

16. asrın Devlet-i Aliye’si, 19. yüzyılda madden ve manen geri kalmış, Viyana bozgunuyla başlayan ricat Birinci Dünya Savaşına değin sürmüştü. Yalnız hudutları değil, ilmi, fenni ve tekniği de gerileyen devletin içinde bulunduğu halin en büyük müsebbibi, Mehmet Akif’e göre ahlaki ve manevi yozlaşmaydı. “Bu hissizlikle cemiyet yaşar derlerse pek yanlış / Bir millet göster, ölmüş maneviyatıyla, sağ kalmış” cümleleriyle, geçmişte yapılan yanlışları yeni neslin de tekrarlamaması için uyarıyordu.

Mazinin ihtişamlı günlerinin son bulduğu ve dağılışın gerçekleştiği bir esnada “Asım’ın nesli” adıyla tasvir ettiği Türk gençliğini, geleceğin aydınlık ufuklarında çalışıp çabalayan inançlı bir nesil olarak düşlüyordu. Ona göre Asım’ın nesli; milli manevi hissiyata sahip, güzel ahlaklı, haksızlıklar karşısında korkmadan baş kaldıran, vatan ve millet sevgisini yüreğinde hisseden, alçakgönüllü, zihnen ve bedenen olgunlaşmış bir Türk gençliğiydi. Bu gençlik ki bitmez tükenmez bir şevkle daima çalışmalı, kimi zaman dağlar kadar ağır gelen zorluklar karşısında sebat ederek iki cihan saadetini elde etmeye azmetmelidir. Akif’in,  “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” şeklinde tabir ettiği Batı Medeniyeti’nin teknolojik üstünlüğü karşısında mağlup olmamalıdır. Asım’ın nesli, Türk-İslam Medeniyetinin ışıklar içindeki ummanından yazıya dökülen kıymetli eserleri okumalı, gerekirse her bir sayfayı ayrı ayrı tefekkür etmelidir. Ağırbaşlı, tevazu sahibi, gayretli, ahde vefalı ve tüm kötü hasletlerden arınmış bir ruha sahip olmalı, Allah’ın ona bahşettiği aklını milletinin ve insanlığın yararına kullanmalıdır. Mehmet Akif’in dimağında hayat bulan bu gençlik tasviri, bizlerin ve bizden sonrakilerin davranışlarını şekillendirmelidir.

Mehmet Akif

Esasında Mehmet Akif’in sayfaları dolduran o müthiş yazıları, sadece teorik bir bilgiden ibaret değildir. Büyük şair, hayatı boyunca bir yandan gençliğe öğütler verirken, bir yandan da bu öğütlerin uygulayıcısı olmuş, “Asım’ın nesli” tasavvurunun fiili bir emsali haline gelmiştir. O, “bir saniyesine bile hükmedemediğimiz bir dünya” için karakterinden ödün vermenin anlamsızlığını bildiğinden, ömrünün tümünü doğruluktan ayrılmadan, milli ve maneviyatçı tutumundan sapmadan, inandığı değerler uğrunda çalışarak geçirmiştir.

  Mehmet Akif, büyük bir şair, bir alim ve zulmete mahkum olmuş bir devrin nurani fikir adamıdır. Nasıl ki karanlık bir gecede doğan ay, yeri ve göğü aydınlatıyorsa onun havsalasında vuku bulan şiirlerden meydana gelen kıymetli eseri Safahat da halin ve istikbalin gençlerinde bir titreyiş ve uyanışa vesile olmuştur. Ve nasıl ki ay, güneşten aldığı ışığı yansıtıyorsa, Mehmet Akif de Türk-İslam Medeniyetinin göz alıcı ziya huzmesinin verdiği ilhamla yazar şiirlerini. Bu ilhamın Mehmet Akif’in duygularını bütün bütün sararak, nesneler alemine taşmasıyla cereyan eden şaheseri hiç şüphesiz İstiklal Marşı’dır. Bu manzum, öyle coşkun bir ruh haliyle yazılmıştır ki okuyanların nazarında, adeta tasavvufi bir kendinden geçiş halinin mısralara yansıdığı izlenimini uyandırır.

“Korkma!” diyerek şöyle bir sarsar bizi, yılmaz vatan müdafileri yetiştirmek istercesine. “Garbın afakını saran çelik zırhlı duvarların”, “bizim iman dolu göğüslerimiz” karşısında erimeye ve yenilgiye mahkum olduklarını haykırır ardından. Hemen sonra zafer neşidelerini andıran bir seslenişle, ezelden beri hür yaşayan bu büyük milletin ebediyen yeryüzünü şereflendireceğini söyler. Üç kıtada yedi iklimde yüzyıllarca dalgalanan ay yıldızlı bayrağın, tabiatı dahi kendine hayran bırakan endamıyla hürriyetin tecelligahı olmaya devam edeceğini vurgular. Bununla beraber şunu söylemek gerekir ki Mehmet Akif’in, milletimizin düşmanlarına bu şekilde meydan okuyuşu, romantizme dayalı bir milliyetçilik fikrinden bertaraftır. Değerli fikir adamımız, çalışmadan ve tedbir almadan hiçbir mücadelenin zaferle sonuçlanamayacağını sürekli olarak hatırlatarak, insanları kapıldıkları rehavet halinden kurtarmayı kendine vazife edinmiştir. “Vatanın takati yoktur yeniden ihmale / Dolu dizgin gidiyor baksana izmihlale! / Ey cemaat, uyanın, elverir artık uyku! / Yok mu sizlerde vatan namına hiçbir duygu?” nidasıyla, varlığımızın her zerresini atılmaya hazır bir ok gibi azim ve sebat ile dolduran, Osmanlı ahalisinin üstüne çöken tembellik bulutunu şiddetli bir rüzgarla dağıtan kuvvet, Mehmet Akif’in vazife aşkından ibarettir.

Akif, “Nerde Ertuğrul’u koynunda büyütmüş obalar? / Hani Osman gibi, Orhan gibi gürbüz babalar? / Hani bir şanlı Süleyman Paşa? Bir kanlı Selim? / Ah, bir Yıldırım olsun göremezsin, ne elim!” sözleriyle yeni neslin güzide neferlerine kahramanlık bilinci aşılar. O, ilmiyle amel eden sayılı insanlardan olması hasebiyle, ebediyete intikaline kadar çok defa gerçekleştirilmesi güç sorumlulukları sırtlanmış, özellikle Kurtuluş Savaşı esnasında pek büyük hizmetler ifa etmiştir.

  Avrupalıların savaş sonrası bize dayattığı Sevr Antlaşmasıyla, Türk Milleti’nin Anadolu coğrafyasından silinmesi ve her şeye rağmen İslam’ın parlayan son kılıcının da kırılması istenildiğinden işgaller başlamış, buna mukabil yurdun pek çok köşesinde milli direniş hareketleri doğmuştu. Bir milletin onurlu direnişini temsil eden bu hareketler, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışıyla ulusal bir hüviyet kazanmış, pek çok fikir adamıyla beraber Mehmet Akif de halkın uyanışını ve desteğini sağlamıştı. Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk, milli mücadelede en büyük sorumluluğun gençliğin üzerinde olduğunu vurgulayarak 19 Mayıs’ı gençlik bayramı ilan etmişti. Mustafa Kemal Paşa başkanlığındaki Temsil Heyeti’nin görevlendirmesiyle memleketi köşe bucak dolaşan Akif, cami minberlerinden yaptığı vaazlarla halkı Milli Mücadele’ye çağırmıştı. 1921 yılında ise onu ölümsüzleştirecek olan eserini, Türk Milletinin milli marşını kaleme aldı. Bu eser ki Anadolu’nun kalbine hançerler saplayan Yunanların, Türk Ordusu karşısında mağlup olmasıyla birlikte, milletin her bir ferdinin kalbinde yeşeren umutlara can suyu olacaktı.

Milli marşı belirlemek için düzenlenen yarışmaya onlarca şiir yollanmasına rağmen hiçbiri beğenilmemiş ve bu kutlu vazife Mehmet Akif’e verilmişti. O ise verilecek para ödülünü kabul etmemek şartıyla yarışmaya katılmayı kabul etmişti. Seneler sonra Akif bu müthiş eseri, hayatını adadığı milletine bağışlamış ve Safahat’ına dahil etmemişti.

İstiklal Marşı’nın kabulüyle, yüreklerdeki iman ve cesaret sınırları aşmış; volkanlardan fışkıran kızgın kayalar, önüne çekilen bentleri yıkıp geçen azgın dalgalar dahi bu hislerden ürkmüşlerdi. Azim ve sebat ile uğrunda kan dökülen hürriyet, Kurtuluş Savaşının zaferle neticelenmesi sayesinde kazanılmış, Mehmet Akif’in “Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini / Şarkın en sevgili sultanı Salahaddin’i / Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran” mısraları gerçekleşmişti.

Fakat bu milletin bağımsızlık mücadelesi sonsuza dek sürecek, nice yiğitler bu uğurda seve seve canlarını feda edeceklerdi.

  Bir gün Mehmet Akif ve İstanbul Yeniköy’de oturan bir ahbabı, öğle vaktinden bir saat önce buluşmak için sözleşirler. Fakat o gün öyle yoğun bir yağmur ve fırtına baş gösterir ki her tarafı sel basar. Akif’in gelemeyeceğini düşünen ahbabı, sözleştikleri yerden ayrılır fakat Akif gelip de ahbabını bulamayınca çok kırılır. Ertesi gün özür dilemek için yanına gelen arkadaşına Akif’in verdiği cevap şudur: “Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felakette yerine getirilmezse mazur görülebilir.” Ne yüksek bir ahlak anlayışı, ne büyük bir fazilet timsali!

Ömrünün son günlerinde, hasta yatağında istirahat ettiği sırada, onu ziyarete gelen dostlarından biri “Acaba İstiklal Marşı yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” anlamında konuşmuş, Mehmet Akif bunu duyduğu gibi “O şiir bir daha yazılamaz. Onu kimse yazamaz. Onu ben de yazamam. Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!” sözleriyle ziyaretçileri susturmuştu. Bu vesileyle bizlere son dersini veren Mehmet Akif, peygamberimizin (s.a.v.) vefat ettiği 63 yaşında hayata gözlerini yummuş, “haddi aşmamanın” bahtiyarlığı içinde aramızdan ayrılmıştır.

Mehmet Akif

  Uzun bir boğuşma ve savaş döneminin ortasında, karmakarışık hislerin çarpıştığı geleceği belirsiz bir memleketin insanlarına yol gösteren Mehmet Akif’in vefatıyla, koca bir çınar devrildi fikir ormanından. “Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak… / Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.” ilkesiyle mevcudiyetini dinine ve milletine adamıştı büyük üstat. “Bekayı hak tanıyan, say’i bir vazife bilir / Çalış, çalış ki beka say olursa hak edilir.”

“Karşında ziya yoksa, sağından, ya solundan                                                                                             

Tek bir ışık olsun buluver… Kalma yolundan.                                                                  

Sahipsiz olan memleketin batması haktır;                                                                                     

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”

Yazar hakkında

ODTÜ Tarih Bölümü Hazırlık öğrencisiyim, tarihi ve siyasi meselelerle yakından ilgileniyorum.
Benzer yazılar
GenelPolitika

Cem Uzan: Kurtarıcı mı, Palyaço mu?

GenelTarih

Atatürk: Türklerin Babası

GenelTarih

Bir Büyük Mülkiyeli: Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey

GenelHayat

İstanbul 3 Günde Nasıl Gezilir?

Abone ol ve son haberleri kaçırma

Bir yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir