arama

İran, Devrim, Kadınlar ve İntihar

  • paylaş
  • paylaş
  • eraymahluk eraymahluk

Dalları göğe yükselen yemyeşil ağaçlarla vedalaştığınız bir yerdir Kuzey İran sınırı. Sizi aniden alıştığınız hayatın, ait olduğunuz zamanın, yüzyılın içinden alıp geriye, çok geriye hapseden bir sınırdır İran. Muhteşem bir sessizlik eşliğinde pasaportlarınıza onlardan biri olmamanın verdiği tiksintiyle bakan pasaport polislerine ulaşmak için geçeceğiniz salonlar ve koridorlar “Örtünün hatunlar! Örtünmek ayıbınızı gizler!”, “Örtünmek kadını güzelleştirir!” yazılı devasa posterler, devrim şehitlerinin isimleri ve fotoğraflarıyla süslüdür.

iran
Devrimden öncesi protestolarda kadınlar


Bu eski takvim sayfaları arasında sıkışıp kalmış küçük mucizeler diyarına ilk gidişinizse ve onlara göre örtmesi gereken ayıbı saçları ve kalçaları olan bir kadınsanız, duvarlardaki hoşgörü ile ilgili yazılara saçlarınıza mecburen örttüğünüz örtüyle yüzünüzü gizleyerek gülebilirsiniz.
Mühürlenen pasaportunuzu alıp bir korku salonundan farksız olan sınır kapısından uzaklaştığınızda ise İran ve gerçek yüzünü görürsünüz.


O yüz ki, yaraları iltihap kapmış, gözleri kanlanmış ve bütün dişleri kırılmış. Tıpkı göğsünde kanlı, açık yarası olan zavallı bir asker gibi, yardım dileniyor sizden.
Adımlarınızı yavaşlatan küçük çocuklar sizlere tatsız tuzsuz çörekler satmaya çalışıyor, dualar ediyor ve anlamayan boş bakışlarınızdan bir şey almayacağınızı seziyor ve küfürler eşliğinde yeni bir müşteriye yaklaşmak üzere sizden uzaklaşıyor. Bir el bavulunuzu çekiyor aniden, küçücük bir çocuk görüyorsunuz, yırtılmış elbiselerinden kaburgaları görünüyorken bavulunuzu taşımak istediğini söylüyor.


Ve sonra siz bu insan kalabalığını güç bela yararak adeta sizi nasıl dolandıracağını düşünen ve bunu asla sizden saklama gereği duymayan taksi şoförleriyle tanışıyorsunuz. Bir kavgaya tutuşuyorlar müşteri için yıkık dökük durakta, sesi daha yüksek çıkan kazanıyor ve siz sadece bu kapkara bıyıklı adamların nasıl da bir anda tıpkı bir kadın kavgasının ortasındalarmış gibi bir birilerinin saçlarına yapıştığını anlamaya çalışıyorsunuz.


Bir ödül gibi alındığınız eski, muhtemelen sizi yolda bırakacak kadar eski arabanın kirli camlarından, verimsiz toprakları ve bir bombardımandan arta kalanları andıran manzarayı izliyorsunuz.
Siz, uzaklaştıkça sınırdan, sanki güneş sırtını dönüyor size ve bulutlar kuşatıyor her yeri. Yılanlı dağlar, kurumuş dereler, sararmış otlar ve küçücük, çamurdan evler.


Endişeyle camı indiriyorsunuz ve sıcacık rüzgar teninizi kamçılıyor, başınızdaki örtüyü titretiyor. Göze çarpan birkaç askerle göz göze gelmemeye çalışıyorsunuz, binlerce düşünce zihninizde dolanıyor, sonra birden patlıyor sanki kafanızın içinde bir şeyler, düşünceler damarlarınıza akıyor, orada dolaşıyor ve sizi işgal ediyor. Yanlışlıkla Afganistan’a mı geldim diye sorguluyorsunuz durumu, kafanızı yavaşça yaslıyorsunuz kirlenmiş, eski koltuğa. Şoför daha da hızlanıyor boş yollarda, hızla sınırdan ve ait olduğunuz zamandan uzaklaşıyorsunuz.


Birden konuşası tutan şoför size Urmiye*’yi övmeye başlıyor; sıra dağları ve masmavi Urmiye gölünü, insanlarının ne kadar misafirperver olduğunu, yemeklerini. *Urmiye- İran İslam Devletinin kuzeyinde, Urmiye gölü sahilindeki türklerin yoğunlukta yaşadığı bir şehir.


Kelimeler yükseliyor boğazınıza ve dudaklarınızı zorluyor, “Memnun musunuz?” diye bir soru yöneltmişken buluyorunuz kendinizi, şoföre.
Bir an, sadece bir an, yaşanmışlıkların ve zamanın iz bıraktığı, kehribar gözlerle karşılaşıyorsunuz çatlamış aynada. Bir süre sizi terslemek ve sorunuzu cevaplamak arasında kaldığını hissediyorsunuz, sessizce gri manzarayı izlemeye dönüyorsunuz.


Çıplak kayalıkların arasından fırlayan devasa ağaçlar, ara sıra göze çarpan koyun sürüleri, dağların eteğine yayılmış üzüm bahçeleri, yol kenarında bir şeyler satan yaşlı adamlar, çaylarını yudumlayan yerel giyimli birkaç kürt, rüzgara karışan yemek kokusu…


“Yakın zamanda insanlarımız devrim uğruna şehit olan kardeşlerimizin fotoğraflarını köprülerden indirip yaktı,” yorgun sesi kulaklarınızı doldurduğunda şaşırıyorsunuz. “Devrimin bizi ileriye götürmek yerine, geriye götürdüğünü düşünüyorlar.”

iran


Onu dinliyorsunuz, konuşan bir insan değil, bir ülke, bir devir, bir ulus, biliyorsunuz.
İran yaşlı, kanserli bir adamdı. Kanserinin adı devrimdi.


“Kızlarımız hala okullarda ayıplanıyor ve dışlanıyor; bu yüzden erken yaşta evlendiriliyorlar, eh, sonra da boşanamıyorlar.” Birden yavaşlıyor araba, yaşlı ve zayıf bir çoban, elinde yaprakları hala taze bir dal parçasıyla önüne kattığı koyun sürüsüyle çatlamış asfalta ayak basıyor.


“Boşanamıyorlar mı?” Kısa ve telaşsız sorularınız alaydan uzak, damgalı bir merak hissine kelepçelenmiş, öylece süzülüyor dudaklarınızın arasından. Yaşlı gözler gözlerinize dokunuyor yine, bu saniyelerin tanımlamak için yetersiz kalacağı kadar kısa bir zaman diliminde yaşanıyor.


“Boşanmak yabancı bir kelime İran’a,” diyor çatlamış ve yorgun sesin sahibi, direksiyonu sıkı sıkı kavrarken. “Boşanmak için ‘zina’ gibi ciddi ve önemli sebeplerin olması gerek.”
“Ya sadece anlaşamıyorlarsa?”
“Bu bir boşanma sebebi değil, burada.”
“Yani, bir kadın ‘anlaşamama’, ya da ‘şiddet’ sebebiyle boşanmak için başvursa?” diye soruyorsunuz içten içe cevabı tahmin ederek.
“Böyle bir durumda er kişi kendini ‘Karımı zina yaparken yakaladım!’ diyerek savunuyor ve attığı dayağa haklı bir sebep uyduruyor. Genelde boşanmak isteyen kadınları intihar ettirecek olaylar yaşanır; tehdit gibi. Eğer boşanmak isterlerse zinayla suçlanacaklarını bilen ya da bununla tehdit edilen çoğu kadın intihar eder.”


Birden gözlerinizin önüne açık pencerelerden birer kar tanesi gibi rüzgarı yararak yer çekimine teslim olan yüzlerce, binlerce çarşaflı kadının silueti geliyor, irkiliyorsunuz. Güzel saçları örtüden kurtulup rüzgarda uçuşan, umutsuz, boş bakışlı yüzlerce ceset önce yere çakılıp, ardından göğe yükseliyorlar. Onları öldüren kanunları yazdıran Tanrı’nın huzuruna.


“Özgürlüğümüz sübyancı mollaların iki dudağının arasından çıkan kanunlarla sınırlı. Devrim bize güzel şeyler getirmedi ve getirmeyecek.” Bu duyduğunuz son cümle oluyor çünkü artık uğulduyor kulaklarınız.


Bir nehirde boğulmaya mahkum edilen gençliğin, özgürlüğün adı sızıyor zihninize; Samed Behrengi. Küçücük kapkara bir balık olup sularda özgürlüğünü arıyor onun zavallı cesedi, ruhu yazdığı inanç dolu hikaye satırlarının arasında kurulu bir darağacında asılı.

Şehriyar’ın eşsiz şiirleri çağlıyor kalbinizde, hasta yatağında ölümün hükmettiği kısık sesiyle, “Yar Kasidi”ni söylüyor size acı acı.

Bir Googoosh şarkısı karışıyor rüzgara, aldığınız nefesle ciğerinize sızıyor.

Varolan en paha biçilemez güzellik için, zaten sahip olduğumuz ama zincirlenmiş özgürlüğümüz için kalemiyle savaşan Ferruxzad’ı hatırlıyorsunuz; onun güzel şiirlerini, kuş ölse bile uçuşunu hatırlamamız gerektiğini anlattığı şiirlerini.

iran
 “Bad ma ra khahad bord” – “Rüzgar Bizi Savuracak” filminden

Bir filme ilham olacak kadar o en güçlü cümlesini. Usul usul fısıldıyor, naif sesiyle, yazdığı en özel cümleleri, işte söylüyor; “Rüzgar bizi savuracak.”


  • Zahid
    2 ay önce

    Bu tür haksızlıklar için devrime gerek yok. Aynısı Türkiyede var zaten. Tek fark erkekler değil de kadınlar iftira atan taraf.

    0
    yorum beğen