fbpx
BilimGenelHayat

Eşcinsellik Bir Hastalık Mıdır? LGBT’nin Doğuşu

LGBT, tarih boyunca bazen kapalı kapılar ardında kalmış bazen de gün yüzüne çıkarak toplumları ikiye bölmüş, açmaza götürmüş bir konudur. Peki nedir bu kadar tartışılan LGBT? 

Kısaca lezbiyen, gay, biseksüel, ve transeksüel kelimelerinin baş harflerinin birleşmesidir. 1900’lü yıllardan beri eşcinsellerin, lezbiyenlerin vb. yönelimlerin hak mücadelesinde, çatı kelime olarak kullanılmaktadır. Eğer eşcinsel, heteroseksüel ve cinsel yönelim kelimelerinin anlamlarını bilmiyorsanız aşağıdan öğrenebilirsiniz. Bu terimler metnin genel olarak kavranması için bize lazım olacak terimlerdir. 

Cinsel yönelim: kişilerin karşı cins veya cinsiyete, hem cins veya cinsiyete, her iki cinse veya birden fazla cinsiyete karşı romantik veya cinsel çekim hissetmeye yönlendiren kalıcı kişisel bir nitelik.

Eşcinsel: aynı cins veya cinsiyetteki insanlar arasında romantik ilişkilerde, cinsel çekimde ya da cinsel davranışta bulunan kimse. Homoseksüel.

Heteroseksüel: karşı cinsteki insanlar arasında romantik ilişkilerde, cinsel çekimde ya da cinsel davranışta bulunan kimse. 

LGBT’nin Milâdı: Stonewall Ayaklanması

60’lı yıllarda ABD’de polis eliyle devletin ağır baskıları, eşcinsellere gitgide daralan bir yaşam alanı bırakıyordu. Restoranlar, kafeler ve barlar eşcinselleri içeri almıyordu. Eşcinsellerin rol yapmak zorunda kalmayıp, kendileri gibi olabildekleri son yerlerden birisi olan “Stonewall Inn” adındaki bir bara 
28 Haziran 1969’da yapılan bir polis baskınından sonra başlayan bir dizi gösteriş ve direniş; “Stonewall Ayaklanmaları” olarak adlandırılır.

Ayaklanmalardan sonra New York’ta yaşayan gay ve lezbiyen bireylere karşı cinsel, sınıfsal ve toplumsal engeller baş gösterir. Bunun üzerine gay ve lezbiyen haklarını desteklemek için gazeteler kurulur. Birkaç yıl içinde ise başta ABD olmak üzere tüm dünyada LGBT haklarını destekleyen dernekler kurulur. 28 Haziran 1970’te Los Angeles ve New York şehirlerinde eşcinsellerin yaşadıkları zulme karşı ayaklanmalarının yıl dönümünü kutlamak için ilk Onur Yürüyüşü düzenlenir. O günden itibaren de her yıl, birçok gelişmiş ülkede hâlen kutlanmaktadır. 

Eşcinsellik Bir Hastalık Mıdır?

Tarih boyunca eşcinsellik anomali (anormallik, kusurlu oluşum, doğuştan kural dışı veya normalin dışında olma) ve hastalık olarak görülmüştür. Bundandır ki eşcinselliği düzeltmek için birçok yöntem, terapi ve tedaviler yapılmıştır. Fakat rasyonel ve somut bir şekilde eşcinsel varoluşu engelleyebilecek, “düzeltebilecek” bir sonuç alınamamıştır.

Çeşitli ilaç ve hormon tedavileri ve hatta beyine yönelik cerrahi girişimler denenmiştir. Bu yöntemlerle eşcinsel bireylerin cinsel yönelimlerinde kalıcı değişiklik sağlandığı gösterilemediği gibi, uygulandığı kişide ruhsal ve bedensel hasara neden olabildiği saptanmıştır. Tedavi ve terapi adı altında yürütülen bu dönüştürme/onarım girişimleri etik ve bilimsel olarak sorunludur ve bilimsel otoritelerce önerilmemektedirler.

Bu girişimler cinsel yönelimlerinin farkına vardığında toplumun eşcinsellikle ilgili olumsuz tutumu (homofobi) nedeniyle bu durumundan hoşnutsuzluk duyan, cinsel yönelimleriyle ilgili belirgin bir kafa karışıklığı yaşayan, yoğun bir gelecek kaygısı ve karamsarlığa kapılan kişileri hedef almaktadır. Eşcinselliği dönüştürmeye yönelik bu girişimlerin cinsel yönelimde değişikliğe neden olmadığı, geçici olarak kişinin cinsel yönelimini daha etkin bir şekilde baskılamasına yardımcı olabileceği bilinmektedir.

Sonuç olarak; hiç kimsenin bir heteroseksüeli eşcinsel haline getirme gücü olmadığı gibi, hiç kimse ya da herhangi bir yöntemin bir eşcinseli heteroseksüel yapamayacağı bilinmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün 17 Mayıs 1990’daki kararı, yani eşcinselliğin bir hastalık olmadığına dair o tarihi kararının üzerinden tam 29 yıl geçti. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde Dünya Sağlık Örgütü’nün ve Birleşmiş Milletler’in bütün tavsiyelerine uyan ve her türlü düzenlemeleri yapan ülkelerde, hatta resmi ve dini evliliklerini dahi tasvip eden yirmiyi aşkın ülkede hâlen LGBT bireyleri ciddi bir biçimde nefret suçu ve hasta, sapkın vb. gibi nefret söylemleriyle karşı karşıyalar.

Avrupa’daki çoğu ülke gelişmiş yasalara sahip ama maalesef mesele sadece yasalarda değil. Çünkü yüzyıllardır süregelen bir korkudan söz ediyoruz. Eşcinselliğin tıpkı veba gibi ortadan kaldırılması gereken bir hastalık olarak görülmesinden söz ediyoruz. İnançlara aykırı olduğu için ve üremeye yaramadığı için doğaya aykırı olmasından söz ediyoruz. Elbette herkesin kültürüne ve inançlarına saygım sonsuz. Ama bugün artık doğada beş yüzden fazla türün; kuştan bonobo maymununa, ördekten kafası dikenli solucana kadar, eşcinsel davranışlarda bulunduğunu biliyoruz.

Hâl böyle iken doğa, eşcinselliğin doğaya aykırı olup olmadığını noktasında bir sorgunun kalmadığını gösteriyor. Doğa, eşcinsel davranışı defaatle gösteren bir algoritma. Bu noktada gelebilecek itirazlardan ilki, bir olgunun doğada bulunuyor olmasının, onun insan için de doğal olması gerektiği anlamına gelmediği yönündedir. Evet, bu tamamen doğrudur!

Buna mantık felsefesinde “Doğaya Başvurma/Yönelme Safsatası” adı verilir. Örneğin doğada yamyamlığın bulunuyor olması, günümüz toplumları açısından yamyamlığın uygun olduğu anlamına gelmez. Arseniğin doğal bir kimyasal olması onu otomatik olarak “iyi” yapmaz, yapamaz.

Ne var ki eşcinselliği, bu tip kulağa kötü gelen diğer kavramlarla kıyaslayarak bir tutmak, eşcinselliği kötüleme amaçlı bir girişimden fazlası değildir. Çünkü eşcinsellik, yamyamlığın veya benzeri bazı diğer vahşi davranışların aksine, toplum içerisindeki diğer bireylere hiçbir zarar vermediği gibi, diğer bireylerin istekleri dışında bir şeyler yapmasına zorlanması gibi bir durumu da bulundurmamaktadır.

Peki Bilim Eşcinsellik Hakkında Ne Diyor? 

Eşcinsellik hakkında birçok bilimsel araştırma bulunmaktadır. Gelin hep birlikte bunların bir kısmına göz atalım. 

Yapılan nörolojik araştırmalarda hipotalamusta bulunan “INAH 1-2-3-4” adı verilen 4 nöron grubu incelenmiştir. INAH2 ve 3’ün erkek ve kadınlarda farklılık gösterdiği rapor edilmiştir. Erkek terindeki testesterondan elde edilen androstadienin (AND) ve hamile kadınların idrarındaki östrojene benzeyen estratetraenolinin (EST) insanlardaki feromon olduğu düşünülmektedir. Andrastadien ve estratetraenolinin kişinin cinsel yönelimine bağlı olarak, ön hipatalamustaki nöral devreleri aktive ettiği gözlenmiştir. Erkeklik kimyasalı olan androstadien, heteroseksüel erkeklerin beyninin koku duyusuna ait olan Olfaktör bölgesini, eşcinsel erkeklerin ve kadınlarınsa hipotalamus bölgesini aktive ettiği bulunmuştur.

Yani heteroseksüel bir erkek, erkeklik hormonunu yalnızca koku olarak algılıyor ve herhangi bir seksüel çağrışım meydana gelmiyor. Oysa eşcinsel erkekler ve heteroseksüel kadınlarda hipotalamus uyarılarak seksüel çağrışım oluştuğı belirtiliyor. Cinsel yönelimin belirlenmesinde genetik ve diğer etkenlerin önemini kıyaslamak amacıyla birkaç ikiz çalışması yapılmıştır. 1991’de yapılan bir çalışmada; tek yumurta erkek ikizlerinde %52 oranında, çift yumurta erkek ikizlerinde ise %22 oranında eşcinsellik bakımından uyum bulunmuştur. Bu araştırma da bize eşcinselliğin sadece genetik faktörlerden etkilenmediğini göstermiştir.

  • 1993 yılında yapılan bir araştırmada; 80 gay kardeş ve aileleri üzerinde yapılan analiz sonucunda, eşcinsel erkeklerin anne tarafında, baba tarafına göre daha çok gay kuzen ve dayıya sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Bu araştırma sonucunda X kromozomundaki 22 işaretleyici gen kullanılarak X kromozomu bağlantısı tespit edilmiştir. 40 kardeş çiftin 33’ünde Xq28’in uzak bölgesinde benzer alleller bulunmuştur. Ve “Gay geni” olarak adlandırılmıştır. Araştırmalar X kromozomundaki nesilden nesile aktarılan genetik materyalin kız çocuklarında doğurganlığa, erkek çocuklarında ise eşcinselliğe neden olduğu sonucuna varmıştır.
  • 2014’de ABD’de yapılan bir araştırma, genetik faktörlerin erkeklerin cinsel yönelimini etkilediğini ama tamamen de belirleyici olmadığını göstermiştir. 408 eşcinsel erkek kardeş çifti ve aileleri üstünde yapılan bir başka araştırmada eşcinsel erkeklerin X kromozomunun Xq28 bölgesinde benzer DNA işaretleri taşıdığı ve bu bölgedeki iki kromozomun erkeklerin cinsel yönelimini etkilediği bulunmuştur.
  • 1997 yılında yapılan bir araştırmada, her büyük erkek kardeş bir sonraki kardeşinin gay olma ihtimalini yaklaşık %33’ü kadar arttırdığını rapor etmiştir. Bu oran cinsel yönelimle alakalı yapılmış araştırmalarda tanımlanmış en güvenilir ve epidimiyolojik değişkenlerden birisidir. Bu bulgular her erkek fetüsün, her erkek çocuk doğurdukça güçlenen annesel bağışıklık sistemini tetiklediğini öne sürmüştür. Bu anne hipotezi, erkek fetüsteki hücrelerin hamilelik ya da doğum sırasında annenin dolaşımına girmesiyle başlar. Erkek fetüsler, omurgalıların seksüel farklılaşmasında rol oynadığı neredeyse kesin olarak bilinen HY antijenlerini üretir. Bu Y bağlantılı proteinler, annenin bağışıklık sistemi tarafından tanınmaz. Çünkü annenin cinsiyeti dişidir. Bu tanınmamazlık yüzünden anne bu proteinlere karşı antikorlar üretir. Anti-erkek antikorlar gelişen fetal beynin kan/beyin duvarını aşar ve beynin cinsel yönelimle bağlantılı, cinsiyete göre dimorfik yapılarını değiştirir. Erkek bebeğin maskülenleşmesi azalmış olur ve erkek bebek feminenleşir, bu da erkek bebeğin büyüdüğünde kadınlardan çok erkeklere ilgi duyma ihtimalini arttırır. Buna “Doğum sırası efekti” denir. Doğum sırası efekti, yaklaşık her 7 eşcinsel erkekten birinin eşcinselliğini açıklamaktadır.Daha çok, erkek eşcinselliğini mutlaka etkileyen biyolojik bölgelerin büyük bir kısmı bulunmuştur.

Daha önce de bahsettiğim gibi DNA üzerindeki bölgenin başında Xq12 ve Xq28 kromozomları geliyor. Bu bölgelerde çok sayıda gen var ve bu genlerden henüz başka hangilerinin eşcinselliğe neden olduğunu bilmiyoruz. Eminim ki çok yakın zaman da o genlere de bir isim verilecektir. Buradan da anlaşılan eşcinselliğin genetik bir boyutu var. Buna ek olarak, DNA üzerine metil grupların eklenmesiyle ortaya çıkan bazı değişiklikler de cinsel yönelimi etkiliyor. Bu değişikliklere “epigenetik” deniyor. Bunlar dış etkenlerin meydana getirdiği değişikliklerdir. Ama dış etken dendiğinde sakın aklınıza dominant bir anne, evde babanın olmaması durumu ya da baba figürünün daha az örnek alınması, çocuğun cinsel istismara uğraması vb. durumlar gelmesin. Bahsedilen epigenetik değişiklikler, moleküler düzeyde değişikliklerdir. Yani değişim süreci, çocuk daha anne rahmindeyken başlayan değişikliklerdir. İşte durum şu; her ne kadar eşcinsellik moleküler olarak tam ve net bir şekilde tanımlanabilmiş değilse de, şurası muhakkak ki, davranışı belki ağır cezalarla değiştirebiliriz ama yönelimi hiçbir şekilde etkilemek mümkün değildir. Derinizin veya gözünüzün rengini kalıtsal olarak nasıl değiştiremezseniz, genlerinizden kaynaklanan cinsel yöneliminizi de değiştiremezsiniz. Çünkü cinsel yönelim ne tercih edilebilir, ne özendirilebilir, ne öğretilebilir ne de seçilebilir. 

Kaynakça:

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/m/pubmed/1887219/
https://tr.m.wikipedia.org/wiki/E%C5%9Fcinsellikle_ilgili_epigenetik_teoriler
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4545255/
https://www.wikizero.com/tr/E%C5%9Fcinsel
https://mobile.donanimhaber.com/canlilarda-escinsellik-yonelimi-dogal-bir-olaydir-ve-dna-larinda-islidir–94743893-2
https://ipfs.io/ipfs/QmT5NvUtoM5nWFfrQdVrFtvGfKFmG7AHE8P34isapyhCxX/wiki/Do%C4%9Fum_s%C4%B1ras%C4%B1_ve_erkeklerin_cinsel_y%C3%B6nelimi.html

Benzer yazılar
GenelPolitika

Cem Uzan: Kurtarıcı mı, Palyaço mu?

GenelTarih

Atatürk: Türklerin Babası

GenelTarih

Bir Büyük Mülkiyeli: Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey

GenelHayat

İstanbul 3 Günde Nasıl Gezilir?

Abone ol ve son haberleri kaçırma

7 Yorum

Bir yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir