Ekonomi ve Türkiye: Krizden Bugüne

Hepimiz biliyoruz ki 2001 Krizi yakın tarihin ve Cumhuriyet döneminin en büyük ekonomi krizlerinden birisi. Önce bir o yıllara gidelim ve o yılın atmosferine bakalım. Ekonomi ve Türkiye yazımıza başlayalım dostlar!

Ekonomi ve Türkiye

Türkiye: Batık Bir Ekonomi, Karışık Bir Ülke

1994 yılında bir kriz atlatmış olan Türkiye, kendini toparlamaya çalışırken anısına

2001 yılındaki krize aşinayız zaten. Başta Cem Uzan’ın bankası olan İmarbank olmak üzere, Pamukbank, Toprakbank, Demirbank diye uzayan bu listedeki pek çok bankanın içi boşaltıldı, halkın paraları hiç edildi. Bunun sebebi ise 1994’te Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen Bankacılık Kanunu, yani birkaç sene bankalar kendi istedikleri gibi oynamışlardı, bunun faturası ise halka mâl oldu. Ayrıca Türkiye ekonomisinin kalbi Gölcük Depremi ile ciddi bir şekilde hasar almıştı. Bir günde %70’lere kadar çıkan enflasyon, gittikçe derinleşen bütçe açıklarını da beraberinde getiriyordu. Türkiye için tek çözüm IMF’ye gitmekti.

IMF doktrini çerçevesinde sabit kur, serbest faiz politikası uygulanıyordu. Yani Faizi piyasa belirliyordu, Dolar/Türk Lirası paritesi ise merkez bankasının kontrolü altındaydı. Sabit kur rejimi her ne kadar mantıklı gözükse de bu dengeyi kontrol altında tutmak için ciddi miktarda döviz rezervinin olması gerekir. Bunu en iyi uygulayan ülke olarak Çin’i örnek gösterebiliriz, tabi o başka bir yazı konusu.

Ne yazık ki yeterli döviz rezervine sahip olmayan Türkiye’ye döviz girişi olmuyor, aksine döviz çıkışı her geçen gün hızlanıyordu. İşte bu şartlar altında 2001’e kadar gelindi. Tabi krizi tetikleyen diğer bir olay ise 19 Şubat MGK’sıydı.

Ekonomi ve Türkiye

Ekonomi ve Türkiye – 2001: İpler Tamamen Kopuyor

19 Şubat 2001 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Başbakan Bülent Ecevit öncülüğünde toplanan MGK’da Cumhurbaşkanı ve Başbakan kavga etmiş, meşhur Anayasa kitapçığı fırlatma hadisesi üzerine Ecevit toplantıyı terk etmişti. Bu Türkiye tarihinde görülmemiş bir siyasi karmaşaydı, hem de ertesi gün yapılacak olan borçlanma ihalesi öncesi.

Hükümet borçlanma ihalesinden de umduğunu bulamadı. 21 Şubat 2001’de piyasalar açılınca adeta şok etkisi yarattı. İMKB %18 oranında düşmüş, gecelik faizler %7500’e kadar fırlamıştı. Bunun üzerine hükümet “sabit kur” rejiminden “dalgalı kur” rejimine geçti. Yani doların fiyatını piyasa kendisi belirleyecekti. 20 Şubat’ta 670 bin TL olan Dolar aynı gün 1 milyon TL’yi aştı, Türk Lirası ciddi bir devalüasyona uğradı. Bunun ülkeye faturası ise dış borcun 29 katrilyon TL’ye çıkmasıydı. TCMB’nin rezerv kaybı ise 5,36 milyar dolar civarıydı. Pek çok işletme kepenk indirdi, işsizlik oranı yüzde 10’un üstüne çıktı. Türk ekonomisi bir yılda %9.5 küçülmüştü.

Bülent Ecevit’in Ahmet Necdet Sezer ile kavgasından sonra toplantıyı terk etmesi ve akabinde yaptığı basın açıklaması. 2001

Ecevit ve koalisyon ortakları için tek çözüm yolu IMF’nin tekrar kapısının çalınmasıydı ve nitekim de öyle oldu. Ama bu sefer tamamen çökmüş bir ekonomiye sahiptiler. Ekonomiden ve devletçilik ilkelerinden ciddi tavizler verilerek IMF ile anlaşma yoluna gidildi. Yaklaşık 20 Milyar Dolar civarında bir kredi paketi verildi fakat karşılığı olarak ekonominin tamamen liberalleşmesine karar verildi. Pek çok devlet kurumunun özelleştirilmesi niyet mektubu ile teminat altına alındı. Ekonominin başına ise IMF Başkan yardımcısı Kemal Derviş oturtuldu.

Ekonomi ve Türkiye – IMF ve Kemal Derviş Doktrini

Kemal Derviş’in ekonominin başına getirilmesiyle 2001 Krizinin yaraları sarılmaya başlandı. Çözüm yolları belliydi.

– Krizin başlıca sebebi olan bankalar sıkı bir denetim altında alınacak
– Dış borçtaki en büyük pay olan kamusal borçlanma kesilecek ve artması önlenecek
– Merkez Bankası ve Ekonomi siyasi baskı altında tutulmayacak
– Dövizdeki sabit kur sistemi uygulanmayacak
– Kamu İktisadi Teşebbüsleri özerk hale gelecek ya da bu özerklik kısmi bir biçimde olacak
– Yapısal Reformlar tamamlanacak ve güçlendirilecek
– 5 Yıllık Ekonomi Planı Hazırlanacak

Yukarıda sayılan maddelere imza atan Türkiye için 2001 yılı güzel gidiyordu. İlk altı ayda ihracat %13 artmıştı, turizm ve sanayi gelirleri ciddi derecede arttı paralel olarak. Türkiye için tünelin sonundaki ışık artık hiç olmadığı kadar net görülüyordu fakat halk için seçim zamanı gelmişti.

Ekonomi ve Türkiye

Ekonomi ve Türkiye – 2002: Seçimler ve Yeni Hükumet

2002 seçimlerinde halk, önceki hükûmeti oluşturan DSP, MHP ve DYP’yi baraj altına bıraktı. Bunun yanında Cem Uzan’ın partisi Genç Parti ve Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP’si ilk kez seçime girdi. Genç Parti %7 oy aldı. AKP ise %34 oy aldı ve tek başına iktidar oldu. AKP, düşük oranda oy almasına rağmen 550 sandalyeli meclisin %65’ine, yani 365 sandalyeye sahip olmuştu, ikinci parti olarak CHP 151 sandalyeye sahip oldu. O dönem özellikle medya ve basın yoluyla pompalanan bu yeni partiye pek çok kişi için “yeni bir umut” anlamına geliyordu.

Yeni hükumet ise – belki de Cumhuriyet tarihinde ilk olarak- önceki hükumetin ekonomi politikasına sadık kalmayı kabul etti. Bankacılık, İhale, Rekabet gibi yapısal reformları tamamlayan pek çok kanun ve piyasayı düzenleyecek kurum kuruldu. Ve Türkiye tarihindeki önemli olaylardan biri olan AB Üyeliğine resmen başvuruldu ve görüşmeler başladı. Gümrük Birliği gibi önemli anlaşmalar imzalanarak Türk malları uluslararası piyasaya çıkması, dolayısıyla katmadeğer malların üretimi sağlandı.

AB üyelik süreci gereğince yapılan yapısal reformların yanı sıra devletin işleyişi ile ilgili de pek çok değişiklik yapıldı. Anayasal özgürlük sınırları genişletildi, örgüt kurma, protesto hakkı gibi pek çok madde anayasal olarak güvence altına alındı. Yönetim felsefesi değişerek şeffaf ve hesap sorulabilir bir anlayışa döndü. Merkez Bankası serbest bırakılarak para politikası hakkındaki kararlar konusunda tam yetkili hale geldi. Türk Lirasındaki 6 sıfır atıldı ve Yeni Türk Lirasına geçildi. Aslında bunlar, tamamen Kemal Derviş’in uygulamaya koyduğu ve buna bağlı olarak gelişen IMF ve AB kriterlerinin bir Erdoğan Hükumeti tarafından da aynen uygulanmasıydı.

Ekonomi ve Türkiye

Ekonomi ve Türkiye – 2008: Mortgage Krizi

2008 yılında bu sefer kriz çanları gelişmiş ekonomiler için çalıyordu. ABD’deki önemli finans kuruluşlarından biri olan Lehman Brothers’ın iflasıyla birlikte ve “Mortgage Krizi” patlak verdi. ABD, bu krizi atlatmak için için parasal daralma yerine aksi istikamete, parasal genişlemeye gidiyordu. Yani karşılıksız para basacaktı, tabiki bunu yapabilmesinin en büyük sebebi Dolar’ın küresel bir para birimi olması idi. Parasal genişleme ile birlikte ABD faizleri de ciddi oranda düşürdü, bu sayede yatırımcılar parayı bankada tutmak yerine piyasaya sürecekti. İktidasdın temel ilkelerinden biri olarak, para her zaman düşük faiz veren gelişmiş ülkelerden yüksek faiz veren gelişmekte olan ülkelere akar. Bu sayede gelişmekte olan ekonomiler kalkınırken, yatırımcılar da zenginleşir -yani tam olarak bir kazan-kazan mantığı.

İşte tam da bu sırada adım adım ekonomisini düzelten Türkiye, gelişmekte olan ülkeler arasında sıcak paranın girişi için en güvenilir limandı. Bunu Moody’s, Fitch, Standard&Poor’s gibi kurumlar da destekliyordu. Güçlenen, AB’ye entegre olmaya başlayan yeni ve modern Türkiye artık tünelden çıkmış, istediği rahat günler artık çok uzakta değildi. Fakat aynı yıl Derviş’in 5 Yıllık Ekonomi Planı bitmiş fakat hükumet başka bir ekonomi plan yapmamıştı, sadece yaşananların keyfine bakıyordu.

2008 yılında yaşanan bu “parasal bolluk” durumunda hükumet, bu parayı kanalize etmek için lokomotif yani birincil sektör olarak inşaatı tercih etti. İnşaat sektörü kısa vadede büyük kârlar vaat etse bile uzun vadede tek başına lokomotif sektör olmaya yetmeyecek bir sektördü. Hükumet büyük inşaat projelerine başladı ve bunu sadece belirli şirketlere yaptırdı. 2018-19 Dünya Bankası verilerine göre en çok kamu ihalesi alan 10 şirketin 5’i Türk şirketleri oluşturuyordu ve bu 5 şirketin yekün ihale tutarları ortalama olarak 205 Milyar Dolar civarındaydı.

2008 “Mortgage Krizi” aslında tipi bir bankasal krizdi ve köklü bankalar bile ciddi oranda etkilenmişti. Türk bankaları ise geçmişten çıkartılan ders ve AB standartlarına ulaşmasıyla birlikte küresel pek çok ortak edinmişti ve devasa hacimde finansmanlara sahipti. Dolar ciddi bir şekilde düşüyordu ve beraberinde faizleri de düşürüyordu. Böylece ithalat arttı ve ithalata bağlı olarak özel sektörün borçlanma oranı da arttı, kamunun borcu hızla düşerken aynı oranda özel borçlanmalar artıyordu. Yani artık halk borçlandırılıyordu.

Ekonomi ve Türkiye

Ekonomi ve Türkiye – 2013: Denizin Bittiği Yıl

2013 yılına geldiğimiz zaman Mortgage Krizinin etkileri büyük oranda siliniyordu. FED (ABD Merkez Bankası), aynı yıl faizleri arttıracağı sinyalini verdi ve piyasaya dağıttığı Dolarları geri toplamaya başladı. Bu kararlardan doğrudan etkilenen ülkelerden biri olan Türkiye ise bu dönemde hala inşaata yatırım yapmayı sürdürüyordu. 3. Havalimanı, Osmangazi Köprüsü, Avrasya Tüneli gibi yatırımlar yine aynı şirketler tarafından Yap-İşlet-Devret modeli ile koordine ediliyordu. İşte tam da böyle bir ortamda patlak veren Taksim ve Gezi Olayları ise zaten soru işaretleri bulunan ekonomik parametrelerin tersine dönmeye başlamasına neden oldu. Olayları bastırmak için “radikal ve kalıcı” önlemler alan Türk hükumeti, başta ekonomistler olmak üzere pek çok devlet ve politikacıdan “söz verdikleri AB kriterlerine uymadıkları” gerekçesiyle eleştiriliyordu. Bunu 17-25 Aralık 2013’teki “Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu” izlemişti, zaten karışık olan ortamı bütünüyle karıştırmıştı. 2013’te Dolar 2 TL bandının altında iken enflasyon oranı % 7,40 idi.

İşte tam da böyle bir ortamda FED’in para politikası değişikliğine hazırlıksız olarak yakalanan Türkiye, “bildiği yola” sapmıştı. Dolar yavaş yavaş yükselmeye başlamıştı. 2015 yılındaki seçimlerde ise uzun bir aradan sonra ilk kez bir “azınlık” partisi meclise girmeyi başarmıştı. HDP’nin meclise girmeye hak kazanmasıyla birlikte AKP, ilk defa tek başına hükumet kurmaya yeterli sayıda milletvekili çıkaramamıştı. Siyasi belirsizlik, aynı yıl yaşanan pek çok bombalı saldırı ile birlikte tam bir kaos ortamına dönüştü. Bir yıl içerisinde dolar yaklaşık 1 TL artmıştı. Aynı yılın Kasım ayında yenilenen seçimlerde AKP tekrardan iktidara geçti. Başta Davutoğlu’nun istifası, Rus uçağı krizi ile birlikte bu artış hızlanmaya başladı. 2015 biterken Dolar 3 TL bandında seyrederken enflasyon ise %8 civarına çıkıyordu.

Sırasıyla: Antalya G20 Zirvesi, Ankara Garı Patlaması, Mekke’de yaşanan İzdiham, Aziz Sancar’ın Nobel alması, Savcı Kiraz’ın şehit edilmesi, Özgecan Aslan’ın katledilmesi, Şah Fırat Operasyonu, AKP’nin iktidar olması ve MGK toplantısı.

2017: Darbeden Sonra Türkiye

2017 yılında geldiğimiz zaman ise ekonomiye duyulan güven “eskisi kadar” sağlanamıyordu. Tabi bunda 2016’daki darbe kalkışmasının büyük bir etkisi vardı. İşte bu yüzden, siyasi çekişmelerle boğuşan Türkiye, sıcak para girişi için eskisi kadar güvenli bir liman değildi. Moody’s, Fitch, Standart&Poor’s gibi derecelendirme kurumları Türkiye’nin ekonomi notunu birer birer düşürüyordu.

Fitch, 27 Ocak 2017’de Türkiye’nin uzun vadeli Döviz cinsinden kredi notunu yatırım yapılabilir seviyenin bir basamak altına indirdi. Not görünümünü durağanda bıraktı. Fitch açıklamasında, “Siyasi ve güvenlik alanındaki gelişmeler ekonomik performansı ve kurumsal bağımsızlığı zayıflattı,” yorumunu yaptı.

https://www.bloomberght.com/haberler/haber/1979643-fitch-turkiyenin-kredi-notunu-dusurdu-gorunum-duragan

Standard&Poor’s, 27 Ocak 2017 Cuma, günü yaptığı açıklamada Türkiye’nin kredi notu görünümünü durağandan negatife düşürdü. Standard and Poor’s, Merkez Bankası’nın uyguladığı para politikasının yetersiz kalabileceğini belirtti.

S&P, Türkiye’nin yabancı para cinsinden kredi notunu “BB”, yerli para cinsinden notunu “BB+” seviyesinde teyit edildiğini, not görünümünün ise “durağan”dan “negatif”e indirildiğini açıkladı.

https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/s-p-turkiyenin-kredi-notu-gorunumunu-dusurdu-40348643

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Türkiye’ye 2013’ün Mayıs ayında verdiği “yatırım yapılabilir” seviyedeki kredi notunu yaklaşık 40 ay sonra 23 Eylül 2016’de geri aldı. Moody’s, Türkiye’nin kredi notunu “yatırım yapılabilir” seviyenin 1 basamak altı olan Ba1 seviyesine indirdi.

https://www.haberler.com/moody-s-notu-dusurdu-diye-ekonomi-sarsilmaz-8810588-haberi/

Türkiye’nin notunun düşürülmesindeki sebepler “siyasi istikrarsızlık, para politikalarının uygulanışı konusundaki hatalar ve Merkez Bankası üzerindeki siyasi baskı” olarak sıralanıyordu. Aynı yıl yapılan anayasa referandumu ile fiili olarak Türkiye’nin idari yönetim biçiminin değişmesi kabul edildi. Yine aynı yıl ABD’de “Reza Zarrab Davası” olarak anılan dava başladı. İranlı işinsanı Reza Zarrab, ABD’nin İran’a uyguladığı ambargoyu deldiği gerekçesiyle tutuklandı. Zarrab, işlemlerini Halkbank üzerinden yürüttüğünü itiraf ettikten sonra Halbank eski Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla da suçlandı. Eylül ayında iddianemeye eski bakan Zafer Çağlayan da eklendi.

2017 yılının sonunda doğru Dolar 4 Lirayı test ederken enflasyon ise %12 civarında idi.

Dönemin Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, Reza Zarrab, Bşbkn. Yrd. Numan Kurtulmuş, TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi. 2015

2018 : Yeni Cumhurbaşkanlığı Sistemi

2018 yılına girerken 4 Türk Lirasının altında seyreden Dolar, Mayıs ayında 4.5 Liraya ulaşmış hatta 5 Türk Lirasını test etmişti. Yabancı kaynaklar, bunun sebebinin “seçim atmosferi ve Erdoğan’ın TCMB üzerine yaptığı baskı” olarak nitelendiriyordu. Haziran 2018 seçimlerinden galip ayrılan ve ilk kez yeni idari sistemin Cumhurbaşkanı yine Recep Tayyip Erdoğan oldu.

10 Ağustos 2018’de ise yeni Ekonomi Bakanı Berat Albayrak, “Yeni Ekonomi Paketi”ni açıkladı. Fakat bu açıklama Doları’ı daha da hararetlendirerek 6.25 dolaylarına çıkardı. “Orta Vadeli Paket” olarak adlandırılan bu paketin amaçları ise şunlar olarak belirlendi:

  • 2019’da yüzde 3-4’lük büyüme
  • Cari açığın yüzde 4 civarında dengelenmesi
  • Tasarruf programının devamı
  • Bütçe açığının yüzde 1,5’larda sınırlandırılması
  • Altyapı yatırımlarında yurt dışı finansman ve yabancı yatırımcı şartı
  • Hazine borç çevirme oranlarının yüzde 100’lerin altına indirilmesi
  • 2018’in kalan bölümünde 35 milyar TL tasarruf
  • Faiz Dışı Fazla’nın (FDF) 5 milyar TL’ye yükseltilmesi
  • Yıl sonu iç borç çevirme oranının yüzde 104 olması
  • Yıl sonunda bütçe açığının yüzde 2’nin altına indirilmesi

Bunların yanında yine 2018’de ABD ve Türkiye arasında yaşanan “Rahip Brunson” krizi doları iyiden iyiye tırmandırdı. “FETÖ/PDY örgütü üyesi” olma suçundan yargılanan Brunson müebbet hapse mahkum edildi. ABD ve başkanı Trump ise Türkiye’yi alenen tehdit etmekten kaçınmıyordu.

Nihayetinde Rahip Brunson Krizi, Brunson’un salıverilmesiyle sonuçlandı. Aynı yılın sonuna doğru dolar üzerinde bir miktar rahatlamaya sebep oldu fakat Dolar 5,5 TL civarında çıpaladı fakat enflasyon oranı %20,3’e çıktı.

2019: Enflasyonla Topyekün Mücadele

2019’un başında dolar 5,2 TL civarında seyrediyordu. Fakat Erdoğan, ekonominin kötüleşmesinden sorumlu tuttuğu ABD’nin ekseninden yavaş yavaş Rusya’ya yakınlaşıyordu. Rusya’dan satın alınan S400 Hava Savunma Sistemleri ABD ve Türkiye arasında yeni bir gerilime neden oldu. Aynı yıl teslimi planlanan, içinde Türkiye’nin de olduğu konsorsiyum tarafında üretilen F-35 Savaş uçaklarının teslimleri iptal edildi ve eğitimdeki pilotlara ülkeden çıkmaları talimatı verildi. Bu, Türkiye-Rusya hattındaki temasları arttırdı. Tam da bu zamanlarda Suriye’de çeşitli harekatlar düzenlendi. Nisan ayından itibaren Dolar 5,60 lira civarına sabitlendi ama enflasyon %11 civarına düştü. Bunun en büyük sebebi ise Albayrak’ın uyguladığı “Enflasyon ile Topyekün Mücadele” kapsamında enflasyon sepetindeki ürünlerdeki fiyat artışlarının engellenmesi ve devlet eliyle “Tanzim Satış Noktaları” kurulmasıydı.

31 Mart 2019 yerel idari seçimlerinde ise AKP, 5 büyükşehirden 4’ünü ana muhalefet partisi olan CHP’ye kaptırdı. Fakat YSK, İstanbul Belediye seçim sonuçlarında “usulsüzlük” tespit ettiği gerekçesi ile iptal etti. Haziran’a ertelenen seçimde kazanan taraf yine CHP oldu. Erdoğan ve İmamoğlu çekişmesi ülkeye damga vurdu ve dolar bir kez daha 6 TL ve üzerine çıktı.

2020’ye girdiğimizde Dolar/TL paritesi 5.90 civarında seyrediyordu fakat Ocak ayında başlayan ve Mart ayında Türkiye’yi de etkisi altına alan COVID-19 salgını nedeniyle şuanda 7 Türk Lirası bandına dayandı.

Özetle ve Son Olarak

2001’de Derviş’in ekonomik planı ve özelleştirmeler ile çıkabildiğimiz ekonomik krizden sonraki kalkınma rüzgarını iyi göğüslemiş olsaydık şuanda olduğumuz noktadan çok başka bir şekilde, belki bir Kore veya belki bir Hırvatistan olabilirdik fakat bunun yenine katmadeğeri yüksek olan teknoloji ve sanayi gibi sektörlere veya AR-GE birimlerine daha fazla kaynak aktarmak yerine başta inşaat olmak üzere kısa vadede yüksek kâr oranına sahip diğer sektörlere yatırım yapmayı tercih ettik. Bu da kısa süreli bir rahatlama getirse de Türkiye gibi yüksek oranda ithalat gerçekleştiren ülkeler için deniz bittiği zaman, uzun vadede büyük krize sebep olacaktı nitekim öyle de oluyor.

2001 Krizi ile şuanki dönem arasında iki temel fark var. Birincil olarak 1990’larda iptal edilen bankacılık sektörü kanunun Kamuya getirdiği ekstra yük, bu yüke bağlı olarak artan Kamusal Borçlanma vardı. Günümüzde ise bu borçlanma tamamen özel sektör üzerinde ve bireysel bazda. Kişisel borçlanma ve kredi kartı kullanımı konusunda AB ülkeleri arasında ilk sıralarda yer alıyoruz. İkinci olarak 2001 dönemindeki siyasal karışıklıklar bugünlerde ise yerini tamamen kaosa ve siyasi istikrarsızlığa, güvensizliğe bıraktı. İşsizlik, özellikle nitelikli genç işsizlik oranları gün geçtikçe artıyor. Bu da gençlerin özellikle AB ve diğer gelişmiş ülkelere göçünün önünü açıyor. Ülkedeki gençlerin %47’i mutsuz ve her 10 gençten 6’sı Avrupa hayali kuruyor. Yurtdışı kaynaklık danışman şirketleri Türkiye’yi “demokrat ülkeler” yerine “otokrasi ile yöentilen ülkeler” statüsüne koyuyor. Yine basın özgürlüğü ve bireysel özgürlük konusunda da Türkiye’yi “eskisi gibi” görmüyorlar.

2000’lerin başlarında AB Üyeliği rüzgarı ile yola çıkan Türkiye, batılı, modern bir ülkeden Ortadoğu’da otokratik bir ülkeye evrilmiş politikaya sahip olarak görülüyor. Yanlış ekonomik kararlar, bu ülkenin temeli olan Atatürk ilke ve inkılaplarına uymamak her şeyi mahvetti Tarih, belki de tekerrür edecek fakat belki de görülmemiş bir yıkıma sebep olacak. Belki de Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş olaylar olacak fakat bu olayların etkisi bizler için çok acı olacak. Zaman her şeyi net olarak göstecek.

Ekonomi ve Türkiye konulu yazımızı beğendiyseniz bizleri Instagram ve Twitter hesaplarımız üzerinden takip edebilirsiniz. Diğer içeriklerimize de göz atmayı unutmayın!

Kaynakça


Alperen Karademir
Araştırmayı haddinen fazla seven, havacılık aşığı, hayattan bezmiş bir makine mühendisliği öğrencisi.