Dünden Bugüne Arap İsrail Savaşları -I

Dünden Bugüne Arap-İsrail Savaşları -1

Dünyamızdaki güç ekseni 180 derece dönüp dengeler baştan sona değiştiğinden beri, Ortadoğu’nun geniş coğrafyasında huzurlu tek bir günün geçtiğini söylemek epey zor. Kanın, ideolojinin ve paranın tek hakim güç olduğu Ortadoğu’da bir memleket var ki istikbali yılan hikayesine dönmüş, kökleri kutsal kitaplarda gizli bin yıllık rivayetlere dek dayanan sorunlarla bugün bile pençeleşmekte. Bu yazımda Filistin topraklarına, o topraklar üzerinde İsrail ve Arap blokunun sonu gelmez mücadelesine elimden geldiğince değineceğim dostlar.

Bu soruna daha objektif, geniş doğru bir perspektiften ele almamız ve bilgileri sindirmemiz için öncelikle bu meselenin kutsal kitaplara dayanan boyutunu ele almak zorundayız. Filistin’de günümüzde de hala tesiri devam eden bu sorunun temelinde Kenan Bölgesi yatmaktadır. Bu bölge, Tanrı tarafından Musa Peygambere gönderilen kutsal kitap Tevrat’ta İsrailoğullarına vadedilmiştir.

Vadedilmiş Topraklar

Yukarıda da belirttiğim gibi Tevrat’ta Kenan Bölgesi’nin Hz. İbrahim’in soyuna ve onun küçük oğlu İshak’a vadedildiği pek çok defa geçmektedir. Bu nedenle Yahudi halkı için Kenan Bölgesinde bağımsız bir Yahudi vatanından daha mühim bir ülkü olması mümkün değildir. Bu nedenle İsrailoğulları, tarih boyunca Filistin toprakları üzerinde, bağımsız bir ülkenin hayali ile adeta yanıp tutuşmuşlardır.

dunden-bugune-arap-israil-savaslari-1

Siyonizmin kurucu/babası olarak da anılan Theodor Herltz, “Yahudi Devleti” kitabında bu meseleleri derinlemesine işleyen ilk insanlardan biri olmuştur.

O gün Allah, Hz. İbrahim’le anlaşma yaparak şöyle buyurdu: Ben, Mısır’dan Fırat Nehrine kadar olan bu toprakları senin soyuna bağışladım. 

Yaratılış 15:18

Vadedilmiş topraklar meselesi yalnızca Tevrat ile sınırlı kalmamıştır. Kuran-ı Kerim’de de bu hususa Maide Suresinde değinilmektedir. Müslümanlara göre bu topraklar, Hz. İbrahim’in büyük oğlu İsmail’in soyuna vadedilmiştir. İbrahim’in, Arap milletinin atası olduğuna da inanılmaktadır.

Ey kavmim! Allah’ın sizin için (vatan olarak) yazdığı kutsal topraklara girin, sakın geri dönmeyin, sonra kaybedenler siz olursunuz.”

Maide Suresi 21. Ayet

Yani Müslümanlar ve bilahare Araplar, bu ve bunun gibi ayetlere dayanarak kendilerini Filistin topraklarının gerçek hakimi ve mirasçısı olarak kabul etmektedirler.

Sonuç olarak; İsrail-Filistin meselesi her ne kadar 19. yüzyıldan itibaren vuku bulmaya başlamış olsa da kökleri bin yıldan daha fazla bir geçmişe sahip olmakta ve insanların en hassas noktalarından birini temel almaktadır: İnanç… Bu nedenle iki taraf da yer yer aşırı radikalleşmiş, kan dökmüş, terör yolunu tercih etmekten geri kalmamıştır. Yazının ilerleyen safhalarında da görebileceğiniz üzere bu çekişmenin en büyük cefasını yine günahsız sivil halk çekmiştir.

Arap Milliyetçiliği ve İsyanlar

Ele almamız gereken bir başka önemli mesele de Arap halkının Osmanlı İmparatorluğu’na karşı, İtilaf Devletleri ile anlaşmasıdır. Osmanlı’da yükselen Türkçülüğün yanında, Ortadoğu üzerinde hakim etnik grup olan Araplar da bağımsızlık arzulamaya başlamış, iyiden iyiye teşkilatlı bir Arap milliyetçiliğine başlamışlardır. Bu milliyetçilik akımı tüm Arap illerini sarmış hatta İstanbul merkezli “Arap Edebiyat Kulübü” gibi gittikçe radikalleşen oluşumlar meydana gelmişti.

En nihayetinde bu düşünceler yalnızca birkaç teşkilat ve kabile ile sınırlı kalmadı. Arapların bağımsızlık hayalleri nihayet gerçek olmalı, neredeyse yarım asırlık Türk hakimiyeti son bulmalıydı. Araplar artık Osmanlı Devleti’nin kendilerini koruyamayacağına kanaat getirmiş, İngilizlerin de adeta “gazlamasıyla” buna iyice ikna olmuşlardı.

Tarihler 1915’i gösterdiğinde İngiliz Yüksek Komiseri Henry McMahon, Haşimilerin lideri Hüseyin İbn Ali mektup aracılığıyla iletişim kurmaya başladı. McMahon, Hz. Muhammed’in soyundan gelen bu güçlü ailenin reisini bağımsızlık çırasını yakması için davet ediyor, bölgedeki tüm Arap vilayetlerinin tek çatı altında birleşeceği hür bir devlet vaadinde bulunuyordu. Bu cazip teklifin karşılığında ise Araplar savaşta İngilizlerin yanında savaşacak, onlarla birlik olup Ortadoğu’daki Türk hakimiyetine nihayet son vereceklerdi.

Nitekim öyle oldu, Hüseyin İbn Ali’nin oğlu Faysal bin Hüseyin ve Arabistanlı Lawrance lakabıyla da bilinen Thomas Edward Lawrence önderliğinde, Osmanlı’ya kılıç çekildi, Türk kanı Arap çöllerini sağanak yağmur gibi suladı. Türk milletinin Ortadoğu’daki hakimiyeti 1918 yılında tamamen son buldu. Sıra bağımsız bir Arap devletindeydi. İngilizler savaşta ‘büyük’ yardımları dokunan bu halka verdiği sözleri tutmalıydı. Fakat elbette böyle olmadı. Vadedilen bağımsız Arap devleti kurulmadı.

dunden-bugune-arap-israil-savaslari-1

Bunun üzerine, Suriyeliler 8 Mart 1920’de Suriye Kongresini gerçekleştirdi. Kongrede kayıtsız, şartsız bağımsızlık kararı alınmış; Suriye, Lübnan ve Filistin toprakları üzerinde bağımsızlık ilan edilmişti. Bu hadiselerin sonucunda Fransa, 23 Temmuz 1920 yılında Suriye’ye savaş açtı ve çok kısa sürede Suriye ordusunun büyük çoğunluğu yok edildi. Daha sonra Fransız ordusu Şam’ı kuşattı ve Faysal sürgün edildi.

Araplar bağımsızlık için din kardeşlerine ihanet etmiş, bunun sonucunda da İngilizlerin ihanetine uğramıştı. Fransa-Suriye savaşının ardından Lübnan ve Suriye Fransızlara, Filistin toprakları ise İngilizlere bırakılmıştı.

Balfour Deklerasyonu ile Birlikte Başlayan İç Karışıklıklar

İngiliz Hükümeti, 19 Kasım 1918’de dönemin Siyonist Teşkilatları Federasyonu başkanı Lionel Walter Rostchild’a bir mektup gönderdi. Bu mektuba “Balfour Deklerasyonu” da denilmektedir. Mektupta; İngiliz Hükümetinin, Filistin toprakları üzerinde kurulacak bağımsız bir İsrail devletini destekleyeceklerini açıkça belirtmiş lakin Arapları kışkırtmamak için Yahudi olmayan halkların da eşit şartlar altında yaşaması gerekliliğinin altı çizilmiştir. Bu deklerasyon çerçevesinde; manda hükümeti Avrupa’dan gelen Yahudi göçlerine izin verecek, Yahudilerin toprak alımlarını daha da kolaylaştıracaktı.

Bu duruma Filistinli Arapların tepkisi elbette gecikmeyecekti. Yahudilerin sürekli kayırılmasının, Arap tebaaya yapılan ayrımcılığın doğuracağı birtakım sonuçlar olması gerekirdi. Nitekim öyle oldu. İki halk arasındaki gerginlik 1929 yılında artık patlama noktasına gelmişti. Önce 67 Yahudi’nin katledilmesiyle başlayan Hebron Katliamı ve arından gelen şiddetli halk çatışmaları ve karışıklıklar sebebiyle iki taraftan da yüzden fazla insan hayatını kaybetmişti.

Tarihler 1939’u gösterdiğinde, Nazi baskısı sebebiyle göçen Yahudilerle birlikte göçler artık bölgenin demografik yapısını baştan sona değiştirecek seviyelerdeydi. Aynı oranda Arap halkının da tepkisi büyüyor hatta çeşitli silahlı örgütler kurma yoluna gidiliyordu. Aynı şekilde Yahudiler de silahlanıyor, Haganah (daha sonra bugünkü İsrail Silahlı Kuvvetleri’ni oluşturmuştur) gibi silahlı organizasyonlarla eylemlerde bulunuyorlardı.

Haganah Mensubu Yahudiler

Bu örgütler en kanlı yüzlerini 1936-1939 Arap ayaklanmasında gösterdiler. Arttırılan Yahudi göçleri, toprak alımlarından bıkan Arap halkı için bağımsız Filistin devleti amacıyla harekete geçen ilk kişi olarak bilinen İzzetin el-Kassam’ın 1935’te öldürülmesi bardağı taşıran son damlaydı. İlk olarak 1936’da nispeten daha barışçıl başlayan protestolar, 1937 yılına gelindiğinde sokak çatışmalarına döndü. Bunun üzerine manda hükumeti Haganah, Irgun gibi Yahudi örgütlerini yoğun olarak silahlandırdı. 1939 yılında ayaklanmalar tamamen bastırıldı. Bu ayaklanmaların sonunda İngilizler artık Filistin’in yararından çok zararı olduğunu anlamışlardı. Tümgeneral Bernand Montgomery, o dönem Filistin’deki durumu şu sözlerle açıklamıştı:

“Yahudiler Arapları ve Araplar Yahudileri öldürüyor. Filistin’de şu an olan şey bu ve önümüzdeki 50 yıl boyunca devam edecek.”

İngiliz Tümgeneral Bernand Montgomery

Bu çetin ülkenin bitmek bilmez sıkıntılarından bıkan İngiliz hükumeti, o dönem henüz yeni kurulmuş olan Birleşmiş Milletler’den yardım talebinde bulundu. Bunun üzerine 15 Mayıs 1947 tarihinde BM, meseleye bağımsız bakabilecek olan 11 ülkenin temsilcilerinden oluşan UNSCOP adlı heyeti 5 haftalık bir inceleme için Filistin’e gönderdi. 5 hafta boyunca yapılan incelemeler sonucunda, 3 Eylül 1947’de iki rapor hazırlandı. Bunlardan biri çoğunluk, diğeri ise azınlık raporuydu. Çoğunluk raporu, iktisadi bir bağ olması kaydıyla Filistin’in üçe bölünmesi gerektiğini belirtiyordu. Bu bölünme; İsrail Devleti, Filistin Devleti ve uluslararası güçler garantörlüğünde kalacak olan Kudüs bölgesini kapsıyordu. Azınlık raporuna göre ise ülke bir süre Birleşmiş Milletler tarafından yönetilecek ardından Bağımsız Filistin Federal Devleti kurulacaktı.

Sonuç olarak; çoğunluk raporu 33 evet, 10 çekimser, 13 hayır oyu ile birlikte kabul edildi. Arap ülkeleri tavrını hayır oyu vererek çok net bir biçimde bildirmişlerdi.

Bunun neticesinde 14 Mayıs 1948 tarihinde bağımsız İsrail Devleti resmen kuruldu. İsrail’i ilk olarak Amerika Birleşik Devletleri ardından Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği tanıdı. Bağımsız İsrail Devleti’nin ilan edilmesinin üzerinde birkaç saat geçmişti ki Arap Birliği (Arap Ligi de denir), İsrail’e savaş açtığını bildirdi. Çözümü federal bir Filistin devletinde gören Arap Birliği için bu kabul edilemezdi.

I. Arap-İsrail Savaşı (1948-1949)

İngiliz Mandası sona ermiş, bu bizzat İngilizlerin isteği ile gerçekleşmişti. BM’den çoğunluk raporu onaylanmış, üçlü taksim planı çerçevesinde Yahudi Milli Konseyi, İsrail’in bağımsızlığını ilan etmişti. Bunun üzerine Arap Ligi elbette sessiz kalmamış; bölgedeki nüfuzuna, askeri gücüne güvenerek Ortadoğu’nun bu yeni gücünü tanımıyordu. 14 Mayıs günü, bağımsızlık ilan edildikten yalnızca saatler sonra savaş ilan edilmişti. Bu savaşla birlikte dökülecek olan kanlar, “Arap-İsrail” mücadelesinde ne ilk ne de sondu. Lakin son derece kritik bir sürece giriliyordu. Ya Arap devletleri, BM kararına boyun eğecek ya da İsrail’in başı küçükken ezilecekti.

dunden-bugune-arap-israil-savaslari-1

Arap tarafında; Mısır, Suriye, Irak, Ürdün ve Suudi Arabistan bulunurken batı bloku ise İsrail’i destekliyor, silah ve teçhizat temini sağlıyordu. Arap ülkeleri, haritada da görüldüğü üzere 7 koldan taarruz planladılar.

Savaşın başlangıç safhasında; Mısır, Ürdün, Irak ve Suriye orduları 3 koldan büyük ilerlemeler kaydettiler. Arap askerleri hızla İsrail içlerine doğru girmeyi başarabilmişti. Fakat günler ilerledikçe savaşın seyri baştan sona değişti. İsrail tarafının icra ettiği son derece başarılı savunma taktikleri sayesinde Arap orduları geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu sefer ilerleyen taraf İsrail’di. BM raporunda kendilerine verilen topraktan daha fazlasını elde etmek için önlerinde müthiş bir fırsat vardı.

Nitekim de öyle oldu. İsrail, savaşın başında Filistin topraklarının %56’sına sahipken savaşın son günlerine bu oran %78’e çıktı. Bu şu anlama geliyordu: 5 koca Arap devleti, henüz yeni kurulan İsrail karşısında ağır bir yenilgi almışlardı. Yenilginin sebeplerine bakacak olursak da Arap güçlerinin beceriksizliği karşımıza çıkacaktır. Savaş süresince ordular koordine olamamış, gerekli disiplin tesis edilememiştir. Aynı zamanda Arap Liginin, İsrail’i hafife alması ve böylece “Ummadık taşın başı yarması” da yenilginin en bariz sebeplerinden biridir.

dunden-bugune-arap-israil-savaslari-1

1949 yılının Şubat ayına gelindiğinde, Birleşmiş Milletler’in baskıları neticesinde İsrail, savaşa girdiği tüm Arap devletleriyle teker teker ateşkes antlaşması imzalamıştır.

Bu yenilgi öylesine kötü sonuçlara gebe oldu ki Arap halkı bu savaşı “En nakba (büyük felaket)” olarak anıyor. Gelin bu savaşın neden bir “felaket” olduğuna göz atalım:

-Savaşın Sonuçları

  • İsrail Devleti bölgede yerini sağlamlaştırdı, kendini dünyanın küresel güçlerine ve Ortadoğu ülkelerine kabul ettirdi.
  • İsrail Devleti topraklarını büyük oranda genişletti. Savaşın sonunda İsrail artık Filistin topraklarının %78’ine sahipti. Bu durum büyük bir mülteci sorunu doğuracaktı.
  • Genel olarak kabul edilen rakamlara göre 700 bin Filistinli mülteci statüsüne girdi. Bu mülteciler Filistin’i terk edip çevredeki diğer Arap ülkelerine göç ettiler. Bu göç olaylarında yaşanan trajediler, insanlık tarihinin sayfalarına bir kara leke olarak geçti.
  • Filistinlilerin yanında sivil Yahudiler de oldukça trajik olaylara maruz kaldılar. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşayan Yahudiler göçe zorlandı, dışlandı ve işkencelere maruz kaldılar. İsrail’in çevresindeki Arap ülkelerinde ikamet eden Yahudiler, İsrail’e doğru göç etmeye başladı.
  • Bu göçlerin sonucu olarak Filistin topraklarının demografik yapısı iyice değişmeye başladı. 1947’de 650.000 olan Yahudi nüfusu, 1949’da 758.000’e çıktı.
  • Batı Şeria, Ürdün’ün, Gazze Şeridi ise Mısır’ın eline geçti. İki taraf da bölgelere yoğun askeri yığınak yaptı
  • Savaş sonunda, Arap devletlerinde rejim değişiklikleri dönemine girilmiştir. Bunun sonucunda Mısır Cumhuriyet rejimine geçiş yapmıştır. 1952’de Kral Faruk darbe ile indirilmiş; 1954 yılında ise ilerde adını sıkça duyacağımız Cemal Abdünnasır başa geçmiştir.
  • İsrail’in kayıtlarda 6373 (2400’ü sivil kayıp) kaybı varken Arap devletlerinin kaybı en az 12000’dir.

Ateşli Bir Milliyetçi: Cemal Abdünassır

1954 yılında batı bloğu için tehlike çanları Mısır’dan çalıyordu. 1952’de askeri darbe ile indirilen Kral Faruk’un ardından iki yıl sonra tecrübeli bir eski asker olan Cemal Abdünassır, Mısır Başbakanı olmuştu. Yoğun Arap milliyetçisi ve sosyalist bir çizgide yer alan Nasır, daha sonra 1956’daki tek partili seçimde %99,95 oy alarak Mısır Cumhurbaşkanı mevkisine yükseldi.

Nasır, Devlet Başkanlığı mevkisine geldiği yılda, 1956’da tüm dünyayı şaşırtacak bir hamle için hazırlanıyordu. Sosyalist, bağımsızlıkçı ve aşırı milliyetçi bir dünya görüşüne sahip olan Nasır, devletin de resmi ideolojisini bu yönde geliştiriyor, değiştiriyordu. Bu doğrultuda atacağı adım, Araplar ile İsrail’i yeniden karşı karşıya getirecekti.

Cemal Abdülnasır

Cemal Abdülnasır, eski bir asker olmasının da etkisiyle askeri yatırımları uç noktaya taşımıştı. Sovyetler ve Çekoslovakya’dan yoğun askeri teçhizat ve silah temin ediyor, 1948 yılında Arap dünyasının aldığı bu büyük bozgundan dersler çıkarıyordu. Abdülnasır’a göre Mısır, ne olursa olsun İsrail ile denk bir güçte olmalı, caydırıcılığını tesis etmeliydi. Bu askeri harcamaların da Mısır devletine mali yükü çok ağırdı. Bunun yanında, ülkeye iktisadi açıdan büyük katkılar sağlayabilecek Asvan Barajı projesini de planlıyordu. Tüm bunlar için gerekli maddi desteği ise ABD ve İngiltere’den buluyor, bu iki küresel güçten kredi alıyordu.

Nasır’ın liderliğindeki Mısır’ın doğu bloğuna yüzünü çevirmesi, İsrail karşıtı Arap örgütlerini desteklemesi, Arap milliyetçiliğinin ve sosyalist dünya görüşünün etkisiyle hayata geçirilen pek çok faaliyet artık ABD ve İngiltere’yi tedirgin etmeye başlamıştı. Asvan Barajı projesine kredi desteği sağlayan ABD ve İngiltere tüm bunları bahane göstererek kredi desteğini kesti. Bunun üzerine Nasır, ekonomik bir gelir kapısı açmak için oldukça tehlikeli ve bir o kadar cesur bir hamle yapacaktı: Süveyş Kanalının millileştirilmesi…

II. Arap-İsrail Savaşı: Süveyş Krizi (1956-1957)

Süveyş Kanalı üzerinden körfez ülkelerinden tüm Avrupa’ya petrol taşınıyordu. Bu taşıma operasyonlarını ise İngiliz ve Fransızların elindeydi. “Süveyş Kanalı Şirketi” tarafından yönetilen kanalın gelirinin büyük bir çoğunluğu İngiltere ve Fransa’ya akıyordu. Devlet Başkanı Cemal Abdünasır, Süveyş Kanalının millileştirildiğini, artık kanalın yönetiminin Mısır Devleti’nde olduğunu açıklayınca buna tepkiler gecikmedi. İngiltere ve Fransa tarafından büyük tepkilere maruz kalan Abdünassır, kararından vazgeçmeyecekti.

-Gizli Antlaşma

Kanalın, Mısır denetimine geçmesini fevkalade tehlikeli gören ve önemli para kaynaklarından birini kaybetmek istemeyen İngiltere ve Fransa’nın sözlü tehdit ve tepkileri bir sonuç getirmiyordu. Bu meseleyi daha fazla büyümeden kapatması amacıyla toplanan Londra Konferansı’nda da bir sonuç alınamayınca İngiltere, Fransa ve İsrail; Fransa’nın Sevr kentinde toplandılar. Burada, Süveyş Kanalının kaybedilmemesi için ne yapılacağı konuşuldu. Ortak bir fikirde uzlaşan taraflar bunu hayata geçirmek için gün sayıyordu.

Plana göre; İsrail, Mısır’a bir askeri harekat düzenleyecek; İsrail askeri, Sina Yarımadasına çıkacaktı. Bunun üzerine Fransa ve İngiltere, hem İsrail’e hem de Mısır’a “ültimatom” verecek ve bölgeden çıkmalarını, Süveyş Kanalının etrafının boşaltılmasını isteyecekti. Nasır’ın bunu kabul etmeyeceği apaçık ortadaydı. Nasır çekilmeye yanaşmayınca İngiltere ve Fransa, Mısır’a askeri harekat düzenleyecekti. Böylece harekat meşrulaştırılmış olacak, Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesinin önüne geçilecekti.

-Başarılı Askeri Harekat

Takvimler 29 Ekim 1956 yılını gösterirken İsrail planlandığı gibi Sina Yarımadasına asker çıkartmaya, Mısır’ı işgal etmeye başladı. Planın devamına göre Fransa ve İngiltere de derhal harekete geçti ve taraflara ateşkes çağrısı yaptı. Nasır bunu kabul etmeyince Fransa ve İsrail’in askeri harekatı başladı. İlk olarak hava saldırıları ağırlıklı icra edilen operasyon, 5 Kasım 1956 gününde paraşütçü birliklerin sahaya inmesi ile kara harekatına evrildi. İngiliz, Fransız ve Yahudi orduları Mısır Karşısında müthiş bir askeri başarı elde ettiler.

Dünden Bugüne Arap İsrail Savaşları -I

Bu başarılı harekatın sonucunda da planlandığı doğrultuda kanal ele geçirilmişti. Ancak her şey burada bitmiyordu.

-Başarısız Diploması

Başarılı bir askeri harekat elbette başarılı bir diploması gerektirmektedir. Sahada kazanılan savaşın masada kaybedildiği olaylara insanoğlu çok kez şahitlik etmiştir. Diplomatik ve askeri başarı bir arada olmadan nihai sonuç her zaman hüsran olacaktır. Keza Süveyş krizinde de böyle olmuştur.

İngiliz, Fransız ve Yahudi ortak askeri harekatından sonra doğu blokundan tepkiler gecikmedi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, iyiden iyiye doğuya yakınlaşmış olan Mısır’ı batı blokuna kurban etmek istemiyordu. Ortadoğu’da olası bir batı hakimiyeti SSCB’yi doğal olarak korkutuyordu. Bu nedenle Sovyetler, Fransa ve İngiltere’yi nükleer gücü ile tehdit etmeye başlamıştı. Sovyetler’den gelecek böyle bir tepki oldukça doğaldı. Ne de olsa SSCB bir doğu ülkesiydi ve Avrupa için her zaman bir tehdit olmuştu. Fakat ABD’nin, Fransa ve İngiltere’ye karşı tavır alması hiç de beklenen bir hamle değildi.

Amerika Birleşik Devletleri, oldukça ilginç bir şekilde Fransa ve İngiltere’yi, Sovyet tehditine karşı tamamen yalnız bırakmış, bununla da kalmamış; Avrupalı güçlerin Mısır’dan çekilmesi gerektiğini belirterek Fransa ve İngiltere’yi sert bir şekilde eleştirmiştir. Gerek uluslararası kamuoyundan gelen tepki, gerek Ortadoğu ülkelerinin batı tehditine karşı iyice doğuya kayma tehlikesi, gerek de topyekun bir savaş riski ABD’nin böyle bir tavır almasına neden olmuştur, diyebiliriz.

-Savaşın Sonuçları

  • Mısır bu savaşın askeri ayağında ağır bir yenilgi almış olsa da kazançlı çıktı. Mısır Devleti, Arap dünyasının lideri konumuna geçmişti.
  • Mısır, Süveyş Kanalı üzerinde hakimiyetini tesis etti.
  • Küresel güç tekelinin Sovyetler ve ABD’de olduğu adeta tescillendi. Avrupalı güç odaklarının eski kudretine sahip olmadığı bu savaş ile çok net görülmüştür.
  • İngiltere Başbakanı Anthony Eden istifa etti.
  • Mısır Devlet Başkanı Nasır’ın prestiji tüm dünyada yükseldi.
  • Sömürgeci Avrupa devletlerinin gücünün azaldığı anlaşılınca kolonilerin bağımsızlık süreci hızlandı.
  • Yalnız bırakıldığı için ABD’ye öfke kusan Fransa, NATO’nun askeri kanadından ayrıldı.
  • İsrail de bu savaştan oldukça kazançlı ayrıldı. Tiran Boğazı’nın açılması ve Mısır ile imzalanan barış antlaşması, İsrail’in bu krizden elde ettiği kazanımlar arasında.
  • Mısır tarafının en az 3 bin askeri öldürülmüş buna karşın İsrail’in 231, İngiltere’nin 16, Fransa’nın ise 10 askeri çatışmalarda ölmüştür.

Süveyş krizinin akabinde BM Barış Gücü bölgeye yerleştirilmiştir. Bölgede 1967’ye kadar aktif olarak görev yapan Birleşmiş Milletler Barış Gücü bölgeden çekilince üçüncü bir Arap-İsrail savaşı meydana gelmiştir. Bu savaşa 6 Gün Savaşı da denmektedir. 6 Gün Savaşı, bu konunun ikinci yazısında anlatılacaktır.

Sonuç Olarak

Radikal Arap milliyetçiliği ve Siyonizmin birbiriyle iki yassı taş gibi çarpışması sonucu çıkan kıvılcım neredeyse 100 yıldır çok canı yaktı. Kutsal kitaplarda yazan vaatlere kadar dayanan bu kronik sorunun başka bir çözümü ise maalesef gözükmüyor gibi. Günümüzde bu mücadeleyi İsrail kazanmış, Filistin’i neredeyse tamamen Yahudi yurdu haline getirmiş olsa da Filistin’de son Arap veya Yahudi çocuğu ölene kadar bu mücadelenin bitmeyeceğini çok iyi biliyoruz. Her ne kadar silahlı çatışma boyutu şimdilik sona ermiş gibi gözükse de bu mücadele; iki tarafın da aklında, dilinde, kalbinde devam ediyor.

Bu yazımda; Arap ve Yahudilerin bitmek bilmeyen kanlı mücadelesinin köklerine inmeye, akabinde ise I. ve II. Arap-İsrail savaşını elimden geldiğince sade ve anlaşılır bir biçimde anlatmaya çalıştım. Kanın akılmadığı, masum hayatların yitip gitmediği tek bir günün dahi olmadığı Ortadoğu’da canı yanmış bu iki tarafın, kendince haklı sebeplerle giriştiği mücadelelerin devamını ikinci yazımda da siz değerli okuyucularla buluşturmaya çalışacağım.

Okuduğunuz için teşekkür eder, esenlikler dilerim.

Diğer içeriklerimize göz atmak için buraya tıklayın. Ayrıca, bizi Instagram ve Twitter üzerinden takip etmeyi unutmayın!

Kaynakça


Emre ÇAKICI
11. sınıfa giden, okumaya ve bilgilendirmeye çalışan bir Türk genci. 3 yıldır çeşitli konularda blog yazıyor. iletişim: [email protected]