descartes

Descartes: Cogito, ergo sum

Bu çalışmada Descartes felsefesinin ve Kartezyen felsefenin belkemiği olan “cogito”nun anlaşılması için öncelikle “hiperbolik kuşku”(yöntemsel kuşku) üzerine kısa bir tanım yapılacak, daha sonra “cogito”nun tanımı yapılacak ve arkasından da epistemolojideki klasik yaklaşımlarla Descartes’ın yaklaşımı arasındaki farkı ve Descartes’ın neden “modern felsefenin kurucuları”ndan sayıldığıyla ilgili “cogito” üzerinden yaklaşımla yazı tamamlanacaktır.

“Benim, ben varım: Bu muhakkak; fakat ne kadar zaman? Düşündüğüm müddetçe; zira eğer düşünmekten kesilseydim, belki aynı zamanda var olmaktan da kesilirdim.”[1]

Descartes, bilgiye tümdenci bir kuşkuyla bakarak yaklaşır ki kendisi buna “yöntemsel kuşku” diyor. Bunun nedeniyse onun bilgide kesinliğe varma arzusudur. Descartes, ana yöntemi olan temelciliği hayata geçirmek için bilgi ağacının en derinine, köküne inmek gerektiğine inanmıştır. Bunun içinse kuşkulu her şeyden uzaklaşmalıdır. Bunu ise şöyle açıklar:

“Bir mimar bir binanın temelini atarken bu temelin sağlam olması için öncelikle kum, çamur gibi zemini yumuşatan şeyleri temizleyerek, daha sağlam bir zemine ulaşmak amacıyla toprağı kazar. Aynen bunun gibi ben de şüpheli olan her şeyi kum gibi atmakla işe başladım.”[2]

descartes

O halde Descartes, “yöntemsel kuşku”dan epistemolojisini sağlam bir temele oturtmak için yararlanmıştır. Peki Descartes bunu nasıl yapar, nelere kuşkuyla yaklaşır?

Descartes, kuşkuyla yaklaşılması mümkün olan her şeyi ayıklar, çağına kadar gelen bilgi adı konulan ne varsa hepsini tek kalemde ayıklar. Böylece o, temelini bulacaktır. Bu temel, kesin olup yanlış olma olasılığı olmayan bir bilgi olmalıdır.

Descartes, bu bağlamda tek tek ayıklamanın imkansızlığının farkında olduğundan tüm inançları ve bilgileri üç kategoriye ayırır:

1)Duyu-deneyime ilişkin inançlar.

2)Basit doğalara ilişkin bilgi.

3)Akıl yürütmeye dayanan inançlar(matematik gibi).

Bu üç kategoriye ayrılan inançlardan herhangi birisine dair genel olarak kuşku uyanıyorsa ve reddediliyorsa toptan bütün kategori ayıklanır.

Descartes, bu bağlamda öncelikle duyuları ele alır ki onlar bilgi için oldukça önemli kaynaktır. O, bu noktada örnekler vererek duyumların bizi yanıltabileceğine karar verir. Misalen suyun içindeki bir nesne suyun içinde başka, suyun dışında başka görünmektedir. Yine örnek olarak bir yiyecek, hastayken başka sağlıklıyken başka tat verir. Descartes buradaki kuşkusundan yola çıkarak duyumlarla elde edilen bilginin her zaman yanıltıcı olabileceğine karar verir.

Rüya Argümanı:

Descartes, verdiği örneklerin özel durumlarda ortaya çıkacağının farkındadır. Bu özel durumlar dışında, basit duyumlarda insan, bilgisinin kesinliğinden emindir: Ayaklarının olduğundan emin olması gibi.

Fakat Descartes, bunların da kesin bilgi olamayacağı kanısındadır. Zira insan rüyada da ayaklarının olduğundan emindir. Uyurken de bir takım şeylerin tadına bakarız, onları görürüz, duyumlarız ve var olduklarından kesinlikle emin oluruz. Bu bağlamda Descartes, bizim uyku halinde olmadığımızı kanıtlayacak bir ölçüt olmadığından yola çıkarak insanların duyulara karşı güvenini tamamıyla yok eder.

descartes

Kötü Cin Hipotezi:

Rüya Argümanı ile duyumları ayıklayan Descartes, daha sonra bilimsel hakikatlere ve matematiğin doğrularına geçer.

Descartes, burada ister uyanık halde isterse uyuyor halde olalım, nesnelerin nasıl davrandıkları konusunda yasalar olduğunu ve bizim bunlardan kaçamak noktası yakalayacağımızın farkındadır. Misalen rüyada da uyanık halde de bir cisim daima aşağıya düşer yahut çimen her zaman yeşildir. Biz bu “basit doğalara ilişkin bilgi”den emin olamaz mıyız? Dahası matematiğin daha da büyük kesinliğinden emin olamaz mıyız?

“Zira ister uyuyayım, ister uyanık olayım, iki ile üç bir araya gelince, her zaman beş sayısını teşkil edecek ve karenin hiçbir zaman dörtten fazla kenarı olmayacaktır, böylece bu kadar apaçık hakikatlerin yanlışlık veya kesinsizliğinden şüphe etmek mümkün görünmüyor.”[3]

Bununla birlikte Descartes, bu kesinliğinden asla şüphe duyulamayacak doğrular için de kuşku duyacak bir neden bulmuştur. İşte tam bu noktada “Kötü Cin Hipotezi” gündeme gelir.

Bu varsayıma göre bizim kendisinin üzerimizde yarattığı olumsuz etkiyi asla fark edemediğimiz bir cin vardır. Bu cininse bizi her konuda kandırmaya gücü vardır. Buysa bizi asla hakikate ulaştıramaz. Belki de iki ile üç bir araya geldiğinde aslında altı ediyorsa ve bu cin bizi beş ettiğine inanmaya zorluyorsa doğru bilgiye nasıl ulaşabiliriz?

“Cogito, ergo sum.”

(Düşünüyorum, öyleyse varım)

descartes

Cogito:

İşte cogito tam da bu noktada devreye girmektedir. Descartes, şüpheci yaklaşımıyla kuşkuya dayanabilecek her şeyi temeli bulmak adına yukarıda silip süpürmüştü. Rüya argümanıyla yahut  Kötü Cin hipoteziyle duyumlara, doğaya ilişkin olan ya da matematiksel doğruların hepsinin şüpheye açık olduğunu gösterdi. Peki geriye ne kaldı? Her şey kuşkulu olsa dahi, bir kötü cin bizi sürekli kandırıyor, aldatıyor olsa, sürekli uykuda olsak dahi bir şey kesin ve doğrudur. Peki o nedir? İşte o, “ben”dir. Gördüğüm her şey rüya olsa dahi rüyayı görmek zorunda olan “ben”; bir cin tarafından sürekli kandırılıyor, aldatılıyor dahi olsam da öncelikle kandırılacak bir “ben” olması gerekir. “Bu ispat, şüphe eyleminde kendi varlığının farkında olmaktır.”[4]Her şeyden kuşku duyabilmem için de öncelikle var olmam gerekir. Çünkü kuşku duyma bir düşünmedir. Düşünüyorsam, o halde var olmam gerekir. “Her şeyden kuşku duyan bir insan, kuşku duymakta olduğundan kuşku duyamaz, zira kuşku duyarken, kuşku diye bir şeyin var olduğunu, dolayısıyla kuşku duyan ‘ben’in var olduğunu açık ve seçik olarak bilir.”[5]

Descartes, böylelikle düşünen bir varlık olarak kendi varlığını kanıtlar:

“Fakat beni her gün aldatmak için bu kadar hüner ve zanaatını kullanan, pek güçlü ve pek hileci bilmem herhangi bir aldatıcı vardır. Eğer o beni aldatıyorsa, hiç şüphe yok ki ben varım ve o istediği kadar beni aldatsın, ben bir şey olduğumu düşündükçe, hiçbir şey olmadığıma beni kandırmaya hiçbir zaman gücü yetmeyecektir. Böylece bunun üzerine iyice düşünüp ve her şeyi inceden inceye gözden geçirdikten sonra; nihayet şu: ben-im, ben varım sözünün onu söylediğim veya zihnimde kavradığım her defada zarurî olarak doğru olduğunu çıkarmak ve bu neticenin sabit olduğunu kabul etmek lazımdır.”[6]

Descartes, “cogito”su ile birlikte modern felsefenin kurucularından sayılmaktadır. Zira o, varoluşunu kanıtlaması ve “ben”den dışa doğru açılmasıyla birlikte Hobbes ve Bacon kadar(ampirik olmalarına rağmen), hatta belki onlardan daha fazla bu unvanı hak etmiştir.

“Felsefede genel strateji itibariyle iki farklı yaklaşımdan söz etmek mümkündür. Bunlardan birincisi kendisinden daha önce İlk Çağ’ın ve Orta Çağ’ın klasik yaklaşımı diye nitlendirdiğimiz, nesneden yola çıkan ve bilgi teorisi karşısında esas metafiziğe önem veren yaklaşım diye tanımladığımız dışarıdan hareket eden yaklaşımdır.”[7]

Bu yaklaşımda genellikle filozof dış dünyadan yavaşça insan zihnine doğru gelir. Aristoteles, Plotinos gibi isimleri buna örnek verebiliriz. Descartes ise “cogito” ile birlikte ikinci yaklaşımın öncülüğünü yaptı. Bilgi teorisini temele alan özne çıkışlı bu ikinci yaklaşım, zihinden dışarıya doğru bir gidişi temsil etmektedir. Buysa Kartezyen felsefenin belkemiğini oluşturur.

Büyük filozof Descartes’ın anlamı bilinmeksizin sıkça kullanılan “düşünüyorum, öyleyse varım” tanımını, cogito’sunu ve modern felsefedeki yerini, asıl konumuz olmayan “yöntemsel kuşku” ile birlikte elimizden geldiğince kısa şekilde açıklamaya çalıştık.

KAYNAKÇA:

[1] : DESCARTES, René. Metafizik Düşünceler (Çev. M. Karasan) MEB Yayınları, İstanbul, 1989. s. 128-129.

[2] : DESCARTES, René. Philosophical  Writings  Of Descartes II, 1988. s. 366.

[3] : DESCARTES, René. Metafizik Düşünceler (Çev. M. Karasan) MEB Yayınları, İstanbul, 1989. s. 126.

[4] : BOCKOVER, Mary. Metaphors of Self in Confucius and Descartes. Religion East and West, 2007. s. 115.

[5] : CEVİZCİ, Ahmet. 17. Yüzyıl Felsefesi. SAY Yayınları, İstanbul, 2019. s. 188.

[6] : DESCARTES, René. Metafizik Düşünceler (Çev. M. Karasan) MEB Yayınları, İstanbul, 1989. s. 132-133.

[7] : CEVİZCİ, Ahmet. 17. Yüzyıl Felsefesi. SAY Yayınları, İstanbul, 2019. s. 190.