fbpx
GenelHayatTarih

Bir Milleti Baştan Yaratan Lider: Atatürk

Yıllarca süren vahşi savaşlar, ıstıraplı günleri beraberinde getirmişti. Basra’dan Anadolu’ya kadar uzanan koca bir coğrafya ellerimizden kaymış, kutsal topraklardaki 400 yıllık Osmanlı hakimiyeti sona ermişti. İhanet çemberinin ortasında kalan Türk Ordusu, 2 yıl 7 ay boyunca tüm imkansızlıklara rağmen Mekke’yi müdafaa etmiş fakat bu direniş dahi kurtuluşa yetmemişti. Devrin en güçlü devletleriyle göğüs göğse çarpışan Osmanlı, bir yandan da kendi içinde boğuşuyor, geçmişte hoşgörü gösterdiği azınlıkların hançerleriyle kan kaybediyordu. Millet parça parça olmuş, her bir ferdi bambaşka fikirlerin peşinde kurtuluş çareleri aramaya koyulmuştu. Mazideki ihtişamlı günlerin merkezi olan İstanbul, boğaza demirleyen düşman gemileriyle sanki mahzun ve ümitsizce ağlıyordu. Pek çok milleti esir ettikleri gibi Türkleri de sömürmek ve köleleştirmek hayalleri kuran Avrupalılar, Anadolu’nun dört bir yanına canavarcasına saldırıyorlardı. İzmir işgal edilmiş, insanlığın el vermeyeceği türlü çeşit işkenceler Türk milletine uygulanır hale gelmişti. Atatürk’ün ifadesiyle “Türklüğü yeryüzünden silmeye yönelik bir proje” sahneleniyordu. Tüm bu alçak teşebbüsler karşısında yüreklerindeki iman kuvvetiyle direnişe geçen halk, silahını kaptığı gibi düşmana hücum ediyor, işgalcilere aman vermiyordu. Fakat bu milli direniş hareketleri, bölgeselliğin ötesine geçemediğinden düşman kuvvetlerini ancak yavaşlatmakta, bunun dışında kesin bir zafer sağlayamamaktaydı.

Medine müdafaasının şanlı komutanı, namıdiğer Çöl Kaplanı Fahrettin Paşa

Türk Milleti, ıssız ve karanlık denizlerde sürüklenen kağıttan bir gemi gibi rüzgarın kendisini savuracağı yöne gitmekten başka bir şey yapamaz haldeydi. Fakat Türklüğün kaderini elinde tutan bu rüzgarlar, sert bir esişle Anadolu’yu silip süpüreceklerini hayal eden birkaç zavallıdan ibaretti. Tüm bu keşmekeşin içinde Samsun’a ayak basan Atatürk, kendinden emin bir vaziyette milletinin desteğini arkasına almış, Türk Kurtuluş Savaşı’nın fitilini ateşlemişti.

Ulu Önder, “Türklük öldü” denilen böyle bir anda Bandırma Vapuruyla Anadolu’ya geçmiş, Avrupalıların Mondros ve Sevr hezeyanlarını yırtıp atmıştı. “Vatanın bütünlüğü, milletin istiklali tehlikededir.” sözleriyle önce Amasya’da haykırdı. Ardından, yurdun her yanından gelen delegelerle Erzurum’a koştu. Yüreğindeki coşkun vatan sevgisi, düşmanları alevden bir sel gibi sarıyordu. Onun Samsun’da yaktığı ateş günden güne büyümüş, dokunmaya yeltenenlerin ellerini yakar hale gelmişti. Bu ateşi üfleyerek söndürebileceklerini düşünen Avrupalılar ise hayal kırıklığına uğramışlar, Türklüğü imha için kurdukları düşlerin kül oluşunu seyretmeye mecbur kalmışlardı. Sivas Kongresiyle hazırlıkları tamamlanan ulusal direniş hareketi, TBMM’nin açılmasıyla sistemli ve disiplinli bir hal alarak nihai zafer yolunda önemli ilerlemeler kaydetti. Tarihin her devrinde bağrından nice başbuğlar çıkaran Türk Milleti, bu kez de Mustafa Kemal Atatürk’ü yetiştirmiş ve ona gönül vermişti. Ziya Gökalp’in “O, milli dehanın tam kemalidir / Türk’ün hem celali, hem cemalidir” sözleriyle anlattığı Ulu Önder,  Türklüğün yüksek meziyetlerinin vücut bulmuş bir hali gibiydi. Halkın ona gösterdiği teveccüh karşısında, o da milletinin kahramanlığından övgüyle söz ediyor, “Bir gün ressamlar Türk’ün simasını kaybederlerse, yıldırımı alsınlar, yapıversinler.” diyerek sevgisini gösteriyordu.

“Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tir”
Mustafa Kemal Atatürk

İnönü Ovasında ardı ardına iki defa zafer kazanan Türk Ordusu moral bulmuş, Gazi’ye ve milli mücadeleye olan güven artmıştı. Anadolu topraklarını çiğneyen düşman kuvvetleri artık korku içinde yaşıyor, girdikleri muharebeleri kazanamamanın utancını taşıyorlardı. Son birkaç yüzyılın en büyük dehası olan Atatürk, Sakarya Savaşında müthiş taktikler uygulamış, Yunanların bunları kavramaları epey zor olmuştu. Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilen Türk askeri, batıda kalan Yunanların taarruzlarını demir pençesiyle ezmiş ve Avrupa semalarına kadar yankılanacak bir sesle haykırmıştı: “Garbın cebin-i zalimi affetmedim seni / Türk’üm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi!”

Emin Bülent Serdaroğlu
“Garbın cebin-i zalimi affetmedim seni…” dizesinin geçtiği Kin şiiriyle meşhurdur.

Türk erleri, varlıklarının bir parçası olan yüksek cesaretleri ve hürriyete olan inançlarıyla, sarsılmaz bir kale gibi göğe uzanıyorlardı. “Bu millet istiklalsiz yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.” sözleriyle daha da alevleniyordu vatan aşkı. Cenk meydanında dökülen nice kanlar, dalga dalga çarpıyordu düşman mevzilerine. Asırlar boyu çekile çekile Viyana önlerinden Polatlı sırtlarına kadar gerileyen Türk Milleti, ilk defa hücuma yeltenerek sırtlanların üstüne atıldı. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde şaha kalkan Türk yiğitleri, önlerine kattıkları Yunanları İzmir sahillerine kadar kovalayarak denize döktüler. Böylece 19 Mayıs 1919 günü Samsun’da başlayan kutlu mücadele, üç sene içinde zaferle taçlandırılıp Türklerin en önemli övünç kaynaklarından biri olarak tarihteki yerini aldı. Kağnıların kamyonları yendiği bu harple, Batı’nın şımarık çocuğu Küçük Asya’ya ebediyen veda etti. “Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu.” Türklüğün ölmediğini gören diğer İtilaf Devletleri, işgal ettikleri topraklardan bir bir çekilmek zorunda kaldılar. Mustafa Kemal’in bu topraklardan Batılıları söküp atmasıyla, onların zorbalığı altında inleyen Doğu milletleri de umutlanarak harekete geçtiler. Öyle ki “Mustafa Kemal İngilizleri yenene kadar Tanrı’yı da İngiliz sanıyordum.” diyen Gandi, “güneş batmayan imparatorluğu” dize getirerek Hindistan’ın bağımsızlık yolunu açtı.

Mustafa Kemal’i özel kılan asıl mesele ise onun askeri zaferlerle yetinmeyerek her anlamda ilerleme azminde olmasıydı. Kurtuluş Savaşı biter bitmez cumhuriyet ilan edilmiş, ardından sayısız inkılap yapılmış ve muasır medeniyet olma yolunda dev adımlar atılmıştı. Tüm bu mucizevi olayların mimarı Mustafa Kemal Atatürk’tü. Onun kısacık ömründe milleti için yaptıklarına hayran olan insanlık alemi, baharın gelişiyle filizlenen bir çiçek gibi Türklüğün yeniden dirilişine şaşırıp kalıyordu. Fransız basını onun için “Asırları aşan adam!” manşetlerini atarken, Pakistan’da ise Muhammed İkbal “Bizim aslımız rengi uçmuş bir kıvılcım iken, onun bakışı ile cihanı kaplayan ve aydınlatan bir güneş haline geldik.” cümlelerini kuruyordu.

            Türkiye, 21. yüzyılda da tarihten gelen vazifelerini yerine getirecek, her büyük devlet gibi yurt içi veya sınır ötesi harekatlarla düşmanlarını ortadan kaldıracaktır. Tarihi bin yıllara dayanan büyük bir milletin fedakar ve özverili mücadeleleriyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti, yeni neslin gayretleriyle büyüyecek ve gelişecektir. Gazi’nin şahsında hayat bulan “Kuvayı Milliye ruhu”, bugünün gençlerinin yolunu aydınlatacak, onları çalışıp çabalamaya sevk edecektir. Yeni nesil, Atatürk’ün işaret ettiği yol üzere ve geçmişinin bilincinde olarak ilerlemeli, zorluklar karşısında yüz yıl önceki azim ve kararlıkla mücadele etmelidir. “Tabiatın şimşekleri, yıldırımları ve kasırgaları” ile bir sırdaş gibi iç içe yaşayan Türk Milleti’nin bugünkü evlatları, istedikleri takdirde her şeyi yapmaya muktedirdirler. Kendilerini bir an için bile çaresiz hissederlerse, şu sözü tekrar tekrar okuyarak zihinlerine kazımalıdırlar:                                                                                                       

“Ey Türk istikbalinin evladı! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”

Yazar hakkında

ODTÜ Tarih Bölümü Hazırlık öğrencisiyim, tarihi ve siyasi meselelerle yakından ilgileniyorum.
Benzer yazılar
EğlenceGenelMüzik

Farklı Müzik Türleriyle Tanışmak

GenelHayat

Mehmet Pişkin ve Biz

FilmGenelİnceleme

JOKER - Spoilerlı İnceleme (+18)

AskeriDünyaGenelHayatSosyolojiTarih

Barış Pınarı Harekatı'nın Uluslararası Hukuka Uygunluğu

Abone ol ve son haberleri kaçırma

Bir yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir