Ayasofya ve Siyasi Tarihi

Yıllardır konuşulan ancak son günlerde daha çok gündemimize gelen bir konu, Ayasofya. Tartışma ise Müslümanlar için ibadete açılmalı mı açılmamalı mı? Siyasi olarak tarihini ele alarak tartışalım.

Ne zaman ve kim yaptı?

Ayasofya, Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından, 532-537 yılları arasında İstanbul’un tarihî yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedrali. İstanbul’un fethinden sonra gavur imarı olarak bakılmayan Ayasofya, Fatih Sultan Mehmet tarafından Cami yapıldı.

İngiliz siyaseti ve kamuoyu eğilimi.

Osmanlı, İstanbul’un fethi ve sonrasındaki uzun dönemde çok güçlüydü. Herhangi bir baskıya boyun eğebilecek konumda değildi. Bu nedenle de ”Ayasofya, hakkımızdır. Kilise olarak açılsın!” gibi bir düşünce Ortodokslar açısından hep olsa dahi bunu baskıya dönüştürebilecek güçte değillerdi. Bu durum 1800’lerin ortalarına doğru değişmeye başladı. Özellikle Britanya topraklarında.

İngiliz siyasetinin çıkış noktası ne yükselen etnik gruplar, azınlıklar ve milletler için insanı bir yaklaşım ne de uluslararası işbirliği ve büyük bir fedakarlık duygusuydu. Kamuoyunun genel eğilimi Türklerin aleyhineydi ve görünürde 3 temel hedefe meyilliydi:

  1. Bağımsız bir Ermeni devleti
  2. Türklerin Avrupa’dan çıkarılması
  3. Ayasofya’nın Hristiyanlara geri verilmesi.

Ancak o dönemin baskıları sonuç almadı. Balkan savaşı sonrası Osmanlı’nın aldığı ağır yenilgi sonrasında tekrar Ayasofya için baskılar arttı. Akabinde ise İstanbul’un işgali meydana geldi ve baskılar hat safhaya ulaştı. Ayasofya’nın akıbeti Hristiyanlar’ın lehine dönmeye başlıyordu.

Fakat durum yine istenen şekilde ilerlemedi. Hindistan Müslüman komiteleri Londra’da bulunan temsilcileri İngiltere’yi ayaklanmak ile tehdit etti. Buna ek olarak ortada çok büyük bir karmaşa vardı. Ayaklanmalar göze alınsa dahi Ayasofya, Hristiyanlar tarafından geri alınsa hangi patrikhaneye ait olacaktı? Rusların mı, Yunanların mı vb. patrikhaneler mi söz sahibi olacaktı?

İstanbul’un işgali sırasında Rumların 16 Eylül’de Ayasofya’da eylem yapmaları bu karmaşayı biraz daha üst devreye getirdi. Bu tartışmayı İstanbul’un ve Anadolu’nun işgali sonrasında yapılan paylaşımlardan sonra çözmeye çalışacaklardı ancak umdukları olmadı. İstanbul’u geri aldık.

Yeni Devlet, Yeni Sona Eren Savaşlar ve Yeni Rejim.

Geri aldık. Savaşımızı bitirdik, kazandık. Sıra diplomasideydi. Yeni devlet, yeni bitmiş savaşlar, yeni rejim…

Misak-ı Millimiz vardı. Bilirsiniz, Atatürk, Musul için, Batı Trakya için, sınırlarımızın içinde görmeye ömrünün yetmediği Hatay için çok uğraşmıştır. Fakat takdir edebileceğini gibi yeni kurulan bir devletin azami gücü bazı konularda yetersiz kalabilir. Bu zayıflık değildir, bu anormal bir durum da değildir. Fakat o dönem başaramadığımız için vizyonumuzdan silmemiz gereken şeyler de değildir. (İlhaktan bahsetmiyorum, onlar eskide kaldı.)

İstanbul’u geri kazandığımız zaman Ayasofya için baskılar azalmadı. Aksine birçok kol için çalışan yeni devletin boğuştuğu birçok sorun ile birlikte iyice arttı. Bilirsiniz, biz çok isyanlarla, çok hainlerle uğraştık. Mevcut dönemde sınırlarımız içindeki otoriteyi daha yeni sağlamış iken uluslararası otoritelerin yoğun baskılarına karşı gelmek çok kolay değildi.

Ayasofya’nın mozaikleri.

Bu baskılar önce Ayasofya’da mozaik çalışmalarına başlatılmasıyla başladı. Mozaik çalışmaları sonucunda Ayasofya’nın duvarlarında Hristiyanlık döneminden kalma birçok Ortodoks Hristiyanlık figürü bulundu. Takdir edersiniz ki bu figürler namaz kılmayı engelleyecek noktalara getirdi. Cami’nin her yerinde Hz. İsa’nın figürleri varken namaz kılmak mümkün olmuyordu. Başta mozaik çalışmaları sonlandırıldı ve figürlerin üstü kapatılarak namaz kılındı. Fakat bunun uzun süreli olması mümkün değildi.

Mozaikler, figürler bulunduktan sonra Batı’nın propagandaları zaten 1800’lerden bu yana süren kamuoyunda Ayasofya’nın geri kazanımı aşılaması, hat safhaya ulaşmıştı. ”Gaspçı Türkler” manşetleri atılıyordu. Mozaikler yok edilemezdi, kiliseye hiç dönüştürülemezdi. Rest çekmek de aynı şekilde zordu. Biliyorsunuz yıl 1935’i bulduğunda İkinci Dünya Savaşı’na 4 yıl kalmışken sıcak bir dönem iken Batı’yı karşına almak pek kolay bir iş değil tahmin edeceğiniz üzere.

Bir tavizdir.

Bu baskılar ile daha fazla uğraşacak gücü bulamayan Türkiye, kilise yapılmasına da müsaade edemeyeceğinden ötürü çareyi Ayasofya’yı müze haline getirmekte buldu. Bu tercih bizim için tavizdir. Dönemin zayıflıklarını kullanarak iç meselelerimize karışabilen devletlerin varlığını kabul etmektir. Kılıç hakkı meselesi ve dini boyutu ile tartışmadan önce konuşmamız gereken durum budur.

Ancak bu söylediklerim eziklik psikolojisi içerisinde değerlendirilmemelidir. Biz eğer ki Ayasofya’yı ibadete açarak prangalarımızdan, zayıflıklarımızdan kurtulduğumuz mesajını vermek istiyorsak bunu yaparken tekrardan ortaya çıkacak olan baskılara göğüs gerebilecek güçte olmamız gerekiyor. İktisadi gücümüzün buna yetmesi gerekiyor, diplomatik gücümüzün buna yetmesi gerekiyor. Eğer ki bu güce sahip olmadan bunu yapmaya kalkışırsak prangalarımızdan kurtulmayı bırakınız uluslararası kamuoyunda daha da aşağı seviyelere düşeriz. O nedenle tahlilin çok iyi yapılması gerekir.

Türkiye’nin kazanımlarını gözden çıkararak tarihimizle hesaplaşmaya kalkarsak çok daha büyük tavizler verebiliriz. Eğer ki bir hesaplaşmaya kalkmak istiyorsak o hesaplaşmayı vakti zamanı geldiğinde yapmalıyız. Açılmasın demenin tarihi açıdan pek bir mantığı olduğunu düşünmüyorum. Aynı zamanda açılmasının sadece kılıç hakkı ile bağdaştırılmasının da doğru olduğunu düşünmüyorum. Ve böyle ciddi bir konunun siyasete meze olmasını da doğru bulmuyorum…

Yazımı okuduğunuz için teşekkürler. Daha fazlası için sitemizi ziyaret edebilirsiniz. Ayrıca Instagram ile Twitter adreslerimizi de takip etmeyi unutmayın! Sağlıklı günler!