Atatürk ve Din – 2

Atatürk Döneminde din alanında yapılan inkilapların amaçları nelerdi? Atatürk’ün dine bakış açısı nasıldı? Din üzerinden sürekli saldırılara maruz kalan Atatürk’ün; yaptığı inkilapların tarihi boyutunu, amaçlarını ve doğru bilindiği sanılan kavramların yanlışlarını ele alacağız.

Kuşkusuz Atatürk düşmanlarının yüzyıllardır Atatürk’e saldırmak için kullandıkları en büyük yöntem, Atatürk’ün “dinsiz” “din düşmanı” ve “dindarlara baskı yaptığı” şeklindeki saldırılarıdır. Birinci serinin devamı olarak din alanında yapılan inkilaplar başlığı altında işleyeceğimiz konular: Diyanetin Kurulması, Tekke zaviye ve türbelerin kapatılması olaylarıdır.

DİYANETİN KURULMASI

atatürk
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI LOGOSU

Osmanlı döneminde Müslümanlara sunulacak din hizmetleri, bir devlet görevlisi olan Şeyhülislam tarafından idare edilmiştir. Şeyhülislamlık, Osmanlının son iki asrına gelinceye kadar vakıflara dair işler ve din hizmetlerinin yanında adliye ve eğitim hizmetlerini de yürütmüştür. Tanzimat Dönemi’nden sonra, Adliye ve Maarif Nezaretlerinin kurulmasıyla birlikte Şeyhülislamlığın yetki alanı sadece dini konularla sınırlı hale gelmiştir.Osmanlı Devleti’nin son döneminde kabine sistemine geçildikten sonra Şeyhülislam, Şer’iye ve Evkaf Nazırı adıyla kabine üyesi sayılmıştır.

Cumhuriyet’in ilanından sonra Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi, kuruluş kanunu olan 429 sayılı Kanun’da “İslam dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek” şeklinde ifade edilmiştir. 3 Mart 1924 yılında halifelikle beraber Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti de lağvedilmiştir. Kadı mahkemeleri kapatılmıştır. Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması üzerine, Müslüman vatandaşların dini işlerinin devlet kontrolünde yürütülmesi için Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Başına da eski Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi getirilmiştir.

Atatürk’ün bu adımıyla müslümanlar hem dinlerinde hem de hayatlarında özgürlüğe kavuşmuştur. Son yüzyıllar içerisinde din adeta bir sömürü niyetinde kullanılmıştı. Müslümanlar ise dini gereği din adamının emrettiği emirlere -zoraki olarakta olsa- tabii olmak zorunda kalıyordu. Atatürk’ün en büyük amacı kuşkusuz laik bir devlet kurmaktı. Bunun yanı sıra tam demokratik, dini inancında hür ve özgür milleti olan bir devlet modeli oluşturmak istiyordu. İnsanların din konusunda ayrıma düşmemesi, asıl önemli olanın tüm milletin tek bir devlet ve bayrak altında toplaması gerektiğini öngörüyordu.

Diyanet İşleri kurulduktan sonra ise din adamlarının tayinini, maaş, hutbe ve vaazları, din adamı yetiştirilmesi tamamıyla devlet tarafından yapılmaya başlanmıştı. Artık hangi ilmi sıfat ve role sahip olursa olsun, kimse namaz kıldırmak, nikah kıymak, dini konularda konuşmak, vaaz, hutbe, ders ve fetva vermek hakkına sahip değildi. Hatta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapısı hakkında programına madde koymak, siyasi partiler kanununa göre bir kapanma sebebi sayıldı. Böylelikle din ve devlet arasındaki ilişki ortadan kaldırılarak yerine yeni ve hür kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu.

Daha sonrasında ise Atatürk Döneminde, toplumun din adamı ihtiyacını karşılayabilmek için 1924’te 29 tane imam-hatip okulu açıldı. İmam-hatipler, 1930’da öğrenci yetersizliği nedeniyle kapatıldı ancak 1949’da yeniden açıldı. İstanbul Darülfünun’unda bir İlahiyat Fakültesi açıldı. Cumhuriyet’in ilk Kuran Kursu, 1930’da Süleymaniye Camii’nde açıldı. 1932-1937 arasında Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı resmi 59 Kuran Kursu vardı. Elmalılı Kur’an-ı Kerim tefsirleri ve mealleri gibi birçok tercümeler gerçekleştirilen Atatürk Döneminde, amaç kuşkusuz halkın hiç kimseye tabii olmadan dini kendi özüyle öğrenip kavrayabilmesidir. Atatürk’ün buradaki gayesi; insanların kendi akıl ve mantığıyla dinini sorgulayarak kendi kendine yetebildiği, bununla beraber hiçbir hocanın buyunduruğu altında olmamaması gerektiğindedir. Atatürk tarafından kurulan bu idarenin, yine Atatürk sayesinde günümüzde Diyanet İşleri Başkanlığı görevini yürüten Sayın Erbaş’ın, Atatürk’ü ve cumhuriyeti karalamaya çalışması gülünç verici bir durumdur.

Bir diğer konu ise diğer din ve mezheplerin Diyanet hakkındaki görüşleridir. Bazı Gayrimüslim, Ateist, deist veya Alevî vatandaşlar, ödedikleri vergilerden Sünni ve Hanefi Müslümanların din işlerine para aktarılmasını istememekte; yahut kendilerine de böyle bir ödeme yapılmasını talep etmektedir. Gerçekte ve Atatürk’ün amaçladığı laik bir devlet, bütün dinlere eşit mesafede olan, hiçbir dine ve inanca müdahale etmeyen, vatandaşlar arasında dini ayırımcılık yapmayan devlettir.

Ancak hâdisenin görünmeyen bir yüzü daha vardır. Osmanlı Devleti’ndeki câmilerde hizmet veren imam, müezzin, müderris gibi görevlilerin maaşlarını ve ayrıca bunların ısıtma, aydınlatma, temizleme ve tamirat masraflarının karşılanması için ev, dükkân, çiftlik gibi gelir getiren mülkler vakfedilmişti. Cumhuriyetten sonra bu işlerden bazıları için Diyanet bütçesi oluşturuldu. Mısır Çarşısı ve Yeni Camii; Diyanetin vakıflarından birisidir. Bugün ise gelirlerinin tamamı devlete aittir. Bu gelirler toplanacak olursa, Diyanet İşleri bütçesini fazlasıyla karşılayacak meblağdadır.

Bu halde, Müslümanların dinî işleri için bütçeden ayrılan para, halktan toplanan vergilerden değil, bir bakıma vakıfların gelirlerinden karşılanmaktadır. O halde devlet tarafından verilen bütçe yerine yalnızca bu vakıfların gelirleri Diyanet hizmetlerine aktarılsa, kimsenin söyleyecek bir şeyi kalmayacaktır. Sadece vakıflardan gelen meblağların din masraflarını karşılamasına karşın, günümüzde diyanete ayrılan bu büyük bütçenin ve vakıflara aktarılan paraların nereye harcandığı konusu günümüzde hala gizemini korumaktadır.

RIFAT BÖREKÇİ

MEHMET RIFAT BÖREKÇİ

Konu diyanet işlerine gelince Rıfat Börekçi’den söz etmemek olmaz. Tarihte önemli bir yere sahip olan Rıfat Börekçi’yi kısaca ele alacağız. Rıfat Börekçi Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet İşleri Başkanıdır. Rıfat Börekçi sürekli Atatürk’ün yanında yer almış , saraya başkaldırmış, halife ve padişah tarafından idama mahkûm edilmiş, cesur ve aydın bir kişiliğe sahipti.

Rıfat Börekçi(o zamanlar Ankara Müftüsü idi), Ankara’ya gelen Atatürk ve arkadaşlarının beş parasız olduğunu öğrenmişti. Türk halkının kurtuluşu için eşi Semiha Hanımın kefen parası için ayırdığı parayı Atatürk’e teslim etmişti. Ayrıca kurtuluş mücadelesi için esnaftan 46.500 liralık bir yardım toplamıştı.(paranın ne kadar olduğu kaynaklara göre farklılık göstermektedir ama burada önemli olan Rıfat Börekçi’nin vatanperverliğidir.) Bunun da yanında Ankara’daki Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nin TBMM hizmet binası için harcanan paranın önemli bir bölümünü de yine Rıfat Efendi toplamıştı.

Müftü Rıfat Efendi halifeye karşı baş kaldıran en önemli kişilerden biriydi. Müftü Rıfat Efendi ve Ankaralılar, bir telgrafla “Padişah ve onun hükümetini tanımadıklarını” belirtmişlerdi. Bu olaydan sonra Rıfat Efendi Kuvay-i Milliye safına geçmişti. 1919’da kurulan Ankara Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nin başına geçmiş ve yine Ankara’da gönüllü alay kurulmasına öncülük etmişti. Rıfat Efendi, Ankara’nın adeta sembolü haline gelmiş, devlet kademesindeki yetkililere bile ültimatom verir olmuştu. Atatürk, Nutuk’ta Ankara Müftüsü Rıfat Efendi’nin bu direnişinden övgüyle söz etmiştir.

İstanbul Hükümeti tarafından hazırlanan ihanet fetvası yurdun her yerine(bilhassa emperyasitler aracılığıyla) dağıtılmıştır. Bu fetvadan sonra halk Kuvay-i Milliye’ye karşı isyanlar başlatmıştı. Atatürk’ün emriyle Rıfat Börekçi ve 21 kişilik bir kurul tarafından direniş fetvası, 155 müftü ve din adamları tarafından onaylandı ve yayımlandı. Bu olayan sonra İstanbul Hükümeti;(Vahdettin Hükümeti) Rıfat Börekçi, İsmet Paşa ve beraberindekiler idama mahkum edildi. Aynı mahkeme Atatürk ve diğer Milli Mücadelecileri de idama mahkum etmişti.

3 Mart 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu ve bu kurumun ilk Başkanı olan Rıfat Börekçi, 1941’e yani ölümüne kadar bu görevde kaldı. Atatürk sadece din tüccarlarına karşıydı; yoksa gerçek din adamlarına her zaman saygı duyuyordu. Atatürk’ün bu çalışmalarının amacı, toplumu dinselleştirmek veya dinsizleştirmek değil dinin anlaşılmasını sağlamaktı. Rıfat Börekçi’yi çok sever ve saygı duyardı. Rıfat Börekçi, Atatürk hakkında şöyle bir anısını anlatıyor:


“Ata’nın huzuruna geldiğimde beni ayakta karşılardı… ‘Paşam beni mahcup ediyorsunuz’ dediğim zaman ‘Din adamlarına saygı göstermek Müslümanlığın icaplarındandır’ buyururlardı. Atatürk şahsi çıkarları için kutsal dinimizi siyasete alet eden cahil din adamlarını sevmezdi.” 

Ercüment Demirer, Din Toplum ve Atatürk, s.10.

Cumhuriyetin ilk 15 yılında Rıfat Börekçi’nin başkanlığındaki Diyanet İşleri Kuran, hadis, hutbe vb. dinsel konularda 9 önemli eser hazırladı:
1. Elmalılı Hamdi Yazır, “Hak Dini Kuran Dili” (9 cilt), 1935.
2. Ahmet Naim-Kamil Miras, “Tecrid-i Sarih” (12 cilt), ilk 4 cilt 1932-1938 arasında çıktı.
3. Ahmet Hamdi Akseki, “Ahlak Dersleri”, 1924,1926. (Diyanet’in ilk yayını).
4. Ahmed Hamdi Akseki, “Askere Din Dersleri”, 1925. (Bu eser genişletildi ve yeni harflerle 1945’te “Askere Din Kitabı” adıyla basıldı).
5. Rıfat Börekçi-Ahmet Hamdi Akseki, “Türkçe Hutbe”, 1927,1928.
6. Ahmed Hamdi Akseki, “İslam Dini”, 1935.
7. Ahmet Hamdi Akseki, “Kuvvet ve Tayyare-Dini Öğütler ve Vaizlere Vaaz Numuneleri”, 1935.
8. Ahmet Hamdi Akseki, “Yeni Hutbelerim I”, 1936.
9. Ahmet Hamdi Akseki, “Yeni Hutbelerim II”, 1937.
1924-1950 arasında, tek parti döneminde Diyanet İşleri toplam 352.000 takım dinsel içerikli kitap bastırıp halka dağıttı. Bunların 45.000’i Kuran’ı Kerim tefsiri, 60.000’i Buhari hadislerinin tercümesi, 247.000’i ise değişik din kültürü eserleriydi.

TEKKE ZAVİYE VE TÜRBELERİN KAPATILMASI

Selçuklular ve Osmanlılar zamanında Anadolu’nun Türkleşmesinde ve halkın Müslüman kimliğini kazanmasına büyük hizmetleri geçen tarikatlar ve bunların kurumlaşmış şekli olan tekkeler, başlangıçta yalnızca din konularıyla ilgilenen, dini konularda farklı düşünce sistemleri geliştirerek taraftarlarını çoğaltmaya çalışmışlardı. Zaman içinde amaçlarından uzaklaşarak dinsel sömürü unsurları haline gelmiş ve devletin gidişatını etkileyecek şekilde siyasal olaylarda etkili rol oynamaya, çıkarları tehlikeye düştükçe halkı ayaklandırmaya koyulmuşlardı. Dolayısıyla gerçek anlamdaki varlık sebeplerinden uzaklaşmışlardı.

Osmanlı her dönemde tarikatları kontrol altına almak istemişti. Osmanlı’da din konusu dışına çıkan ve halkın desteğini alan tarikat şeyhleri ya sürgün edilir ya da idam edilirdi. Bununla birlikte birçok zaman tarikatlarda Osmanlı’yı kontrol altına almak ve dediklerini yaptırtmak istemişlerdir. Bu bağlamda kıyasıya bir Bektaşi ve Mevlevi rekabeti yaşanmaya başlanmıştı. 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı padişahları Konya Mevlevi Çelebi’sinden kılıç kuşanmaya başladılar ve dinden gitgide uzaklaşarak savaşçı kimliğine büründüler. Daha sonra Bektaşiler, Yeniçeriler üzerinden devleti kontrol etmek istediler. II. Mahmut, Bektaşiliği ezmek için Sünni ulema ve Nakşibendi, Kadiri, Halveti vb. gibi öteki tarikatların desteği ile 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdı. Bektaşi tekkeleri, Sünni tarikatlara verildi. Bazı Bektaşi tekkeleri yıktırıldı. Bazıları ise kışla olarak kullanıldı.

Görüldüğü gibi tekke ve zaviyeler, din alanının dışına çıkarak devletin işlerine bulaşmaya başlamış ve Yeniçeri Ocağı’nın kapatılmasında önemli rol oynamıştır. Kuşkusuz her kurum gibi tekke ve zaviyeler de işlevsiz hale geldi; düzensiz, disiplinsiz, devletin bekasını etkileyen bağnazlık yuvaları haline dönüştü. 19. Yüzyılda II. Abdülhamit, ümmetçilik politikasıyla tarikatlardan yararlanmak istedi. Bunun için tarikatların sayısını arttırdı, korudu, hatta dışarıdan ithal tarikatlar bile getirttirdi.(Ticani tarikatı) Ama bu çabalar ülkeye hem dini olarak hem de beka olarak çokca zararlar verdi.

Şeyh Sait İsyanı sonrasındaki yargılamalarda, tekkelerin çağdaş Cumhuriyet için büyük tehdit oldukları anlaşıldı. Nakşibendi Şeyh Şemsettin, Şeyh Eyüp, Hanili Şeyh Adem gibi diğer tekkelerde de İstiklal Mahkemeleri’nde yargılandıktan sonra isyan hazırlıkları ve ülkeyi bölme odaklı çalıştıkları saptandı. 30 Kasım 1925’te Tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı.

Bu kanuna göre cami ve mescit dışındaki tekke, zaviye, türbeler kapatıldı. Tarikatlar ile şeyhlik, dervişlik, müritlik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gibi üstünlük sıfatlarının kullanılması yasaklandı.

Bakanlar Kurulu’nun 2 Eylül 1925 tarihli Talimatnamesi ile 773 tekke ve 905 türbe kapatılarak eğitim kurumu olarak kullanılmak amacıyla Millî Eğitim Bakanlığı’na devredildi. Tekke ve zaviye binalarından uygun olanlar okula dönüştürülürken, uygun olmayanlar ise satılarak elde edilecek parayla köylere okul yapıldı.

atatürk
KONYA MEVLANA MÜZESİ

Talimatnameye göre tekke ve zaviyelerdeki tarihi eşyalar belirlenip müzelere taşınarak sergilenecekti. Tarihi değerdeki tekke ve zaviyeler ise onarılıp kültür varlığı olarak korunacaktı. Örnek verecek olursak: Atatürk’ün isteği ile Konya’daki Mevlana Tekkesi onarılıp “müze” haline getirilmiştir.

Görüldüğü gibi Atatürk Cumhuriyet’i tekke, zaviye ve türbeleri kapatırken tarihe, kültüre ve insana saygılı davrandı. Kapatılan kurumlardaki tarihi, kültürel, dinsel eserleri korudu; binaların uygun olanlarını okula veya camiye dönüştürdü.

Atatürk, tekke, zaviye, türbeleri kapatarak bu coğrafyadaki en büyük bataklığı; tarikat cemaat bataklığını kurutmak istedi. Atatürk’ten sonra gelenler ise tarikat ve cemaat bataklığını yeniden besleyip büyüttü. Büyütülen ve destek verilen bu cemaat ve tarikatlar, laiklik ilkesinin çiğnenmesiyle ülkemizin gidişatında büyük sorun ve yıkımlara sebebiyet verdi. Türkiye Cumhuriyet’i bunun en büyük bedelini 15 Temmuz FETÖ darbesiyle ödedi. Eğer Atatürk’ün yaptığı inkilaplar ve laiklik ilkesi dikkate alınıp uygulansaydı, FETÖ denilen bu kurum devletimize sızamayacak ve zarar veremeyecekti. Maalesef günümüz devlet büyükleri tarikat ve cemaatleri hala desteklemekte ve ziyaretler gerçekleştirmektedir.

Atatürk’ün yaptığı bu çalışmaların amacı, toplumu dinselleştirmek veya dinsizleştirmek değil dinin anlaşılmasını sağlamaktı. Dini anladıktan sonra çok inanmak, az inanmak veya inanmamak tamamen kişisel bir tercihtir. Atatürk, akla, bilime dayalı, okuduğunu anlayan, sorgulayan ve kimsenin kimseye kula kulluk yapmayacağı çağdaş bir ülke kurmak istiyordu. Ancak bunu yaparken asla din düşmanlığı yapmadı; laikliğin gereği olarak din ve vicdan özgürlüğünden, eşitlikten yanaydı. Nitekim camiler açıktı, isteyen ibadetini yapıyordu. Dini bayramlar kutlanmaya devam ediyordu. Yasak olan din değil din tüccarlığıydı…

“Ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat medeniyet (uygarlık) tarikatıdır. Uygarlığın emir ve isteklerini yapmak, insan olmak için yeterlidir.”

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

KAYNAKÇA:


Eyüp Emirhan Demirel
İnovasyon, dönüşüm ve aydınlanma adına her şey. İletişim: [email protected]